13 Ekim 2009 Salı
?..
23 Mart 2009 Pazartesi
Arasıra...
Sonunda çocuklarının fotoğrafını görebildim. Hep merak ediyordum onları. Tanımadığım birinin çocukları merak etmek ne garip bir duygu!..Acaba nasıl?
Ona benziyor mu?
Bunu merak etmek biraz garip çünkü; Cindy ile bir yakınlığım yok. Tanışmadık da! Ama çok beğendiğim, hayran olduğum, tanışmayı istediğim biri olduğu için ne zamandır bir yerlerde çocuklarının fotoğraflarını görmeyi hedefliyordum. O gün bu günmüş ve sonunda gördüm. Çocukları epey bir büyümüş, çok geç kalmışım görmekte. Ben iki çocuğunu da çok tatlı ve çok şeker buldum. Tıpkı Cindy gibi. Kendisine de benziyorlar zaten.
Nedir ki bu merak böyle? Neden ünlüleri merak eder dururuz. Kim kiminle, neden ayrılmışlar, nasıl aldatmış, evlenecekler mi, çocukları nasıl falan diye…
Bize ne?
Daha doğrusu bana ne?
Aslında bu tür şeylere ara sıra bakmak iyi geliyor insana. Yani magazin haberlerine . Çünkü gazetelerde ve haberlerde sürekli cinayet, vahşet ve sapıkların işlediği iğrenç olayları okumaktan ve izlemekten bıktım, yoruldum. İnsanın o günkü (+) enerjisini alıp, o gününüzü mahveden haberleri ne görmek ne de okumak istiyorum artık…
Bu tür kötü haberlerin yerine; kafayı dağıtan magazin haberleriyle oyalanmak en güzeli bence…
Uzun bir süre de; gazete falan okumak istemiyorum!..
09 Mart 2009 Pazartesi
...
Kısaca "Hayat";
*
14 Şubat 2009 Cumartesi
Yeter ki;
15 Ocak 2009 Perşembe
İcat edilmedi ama hayali bile güzel...
Uzun zamandır, çok eskiden beridir istediğim; keşke dünyada böyle bir şey olsaydı dediğim bir isteğim var benim. Aslında çok ilerde bunu bulup, yapacaklarına da inanıyorum ama o günleri ben, bizler, sizler, onlar göremeyiz herhalde…*
*
Benim bir icadım, bir fikrim var ama. Bunu ortaya çıkarabilecek güçte bir beynim yok. Keşke olsaydı. Keşke beynimin %30’unu falan kullanabiliyor olsaydım. İşte o zaman bu icadımı ortaya çıkarabilecek, raflarda satışa sunabilecektim…
Henüz icat edilmemiş, icadımın ne olduğuna gelince;
Anlatacağım. Ama biri kopya çekip de, bunu ilerde icat ederse eğer; bu buluş benim haberiniz olsun. Çevremdeki insanlar zaten bunu hep istediğimi biliyorlar da; blog dünyası yeni öğrenecek…
Bazılarımız, daha çok hepimiz her gün olmasa da “rüya ve rüyalar” görüyoruz. Hatta bazı insanlar da gördükleri halde; “hiç rüya görmem” diye söylenirler. Aslında her insan rüya görür, fakat hatırlayamazmış. Hatırlayanlar, bunlara ben de dahilim; rüya gördüğümüzün bilincindeyiz. Hatta bazen: “Artık bu akşamda lütfen rüya görmeyeyim” diye Allah’a dua etmişliğim vardır…
Evet, icadımın konusu rüya ile ilgili. Şahsa özel film kaydedici gibi “rüya kaydedici” bir cihazın dünyada satışı olsun isterdim. Kişi bunu satın alacak. Akşam yatmadan önce kablonun birini kafasının bir bölgesine yapıştıracak, cihazın diğer kablosunu prize takacak. Tabii ki elektrik korkusu onlalar için; bu cihaz pille çalışabilecek. Sabah kalktığınızda ise tek yapmanız gereken; kafanızdan kabloyu çıkarmak…
O gece boyunca rüyanızda görmüş olduğunuz tüm detaylar artık o makine de kayıtlı olacak. İster akşam eve geldiğinizde ya da vaktiniz varsa sabah kalktığınızda bu cihazı TV’ nize bağlayarak rüyalarınızı net bir şekilde, hiçbir ayrıntıyı atlamadan izleyebileceksiniz. Bence bunun düşüncesi bile inanılmaz heyecan verici…
Görmek istediğiniz fakat yıllardır göremediğiniz insanları, sevdiklerinizi, artık hayatta olmayan sevdiklerinizi bu şekilde görüp; onlarla hasret gidereceksiniz. Sanki bir sinema filmi izlermiş gibi bir önceki gece gördüğünüz rüyaları ve kendinizi izleyeceksiniz…
Bu icadımı ortaya çıkarabilecek kadar deha bir beyne sahip olmadığım için; “Deha Bir Beyin” arıyorum desem, çok mu ileri gitmiş olurum. Ama gerçekten de öyle. Lise 2 ya da 3. sınıftan beridir bu istek vardı bende. Görmeyi isteyip de; göremediğim insanlar için isterdim bunu. Bari bu şekilde kavuşayım ona ya da onlara diye…
Bu “Rüya Kaydedici Makine” bir gün icat edilecek. Buna acayip derecede inanıyorum. Ama o günleri görebilir miyim? Bunu bilmiyorum. Yüz yılı bulur mu acaba?..
Akşam eve gittiğimde; dün gece gördüğüm rüyamı izleyebileceğim düşüncesi keşke gerçek olsaydı. Bu benim için o kadar heyecan verici bir şey ki. Herhalde iş yerinde meraktan çatlar, kafayı yerdim ne gördüm diye…
Hele bir de rüya görüp de; hiç hatırlamayanlar var ya. İşte asıl onların bu makineye sahip olduklarını düşünemiyorum bile…
Söylemeyi unuttum. Bu makinenin bir de kişiye özel şifresi olacak tabii ki. Öyle her isteyen bunu TV’ye bağlayıp izlemeyecek yani. Rüyalar kişinin özelidir, kişiye özeldir. Değil mi ama?..
Bu arada aklıma gelmişken; “Rüya Kaydedici Makine” min piyasada ki satış fiyatı ne olurdu acaba?..
06 Ocak 2009 Salı
Sorgu la-ma-lı-mı?..
~~~Neden minibüs, otobüs, taksi şoförleri hep aynı tarz müziği dinlerler? Neden türkçe ya da yabancı pop müzik, sanat müziği, klasik müzik falan dinlemezler. İlle de arabesk, ille de türkü dinlerler?
Şoför olmadan önce acaba bir kuruluşta eğitim alıyorlar da orada mı öğretiliyor; “İllaki bu türde müzik dinleyeceksiniz. Yoksa şoför olamazsınız” diye!..
~~~TV’de yayınlanan hayvanlar alemiyle ilgili belgeselleri izlediğimde; hep aynı şeyi sorgular dururum. Hem de hiç bıkmadan, usanmadan. Doğanın, tabiatın kanunu; hep et yiyenin ot yiyeni öldürmesi midir? Ben bunu iğrenç buluyorum. Neden bu ot yiyen güçlü kuvvetli hayvanlarımız bir araya gelip de; şu et yiyenleri kafasındaki güçlü boynuzlarıyla döverek, parçalamazlar? Neden hep boyun eğip, canlı canlı yok edilmeyi, yenmeyi kabullenirler. Neden akıllarının bir köşesinden; şu birkaç tane kaplan bize saldırmadan biz onlara saldırıp, onları güçlü ayaklarımızla yok edelim demezler?
Beyinleri otomatik olarak; yenilgiyi ta baştan kabullenmeye programlı sanırım. Keşke öyle olmasaydı?..
~~~Dünya ilk var olduğunda ilk insanlar olarak “Adem ve Havva” var olduysa diye başlamak istiyorum konuya. Bilindiği üzere dünyada bir çok ırk mevcut. Sarı ırk(çekik göz), beyaz ırk(karma ırk sarışın,esmer,kızıl) zenci ırk(Arap, Hintli, Afrikalı, ABD vs), kızılderili ırk vb. bir sürü değişik ırklar mevcut. Bu durumda bu ırkların her birinden bir çift Adem&Havva olması gerekmez miydi? Bu kadar birbirinden acayip derecede farklı ırklar sadece bir adet “Adem ve Havva” dan çoğalmadı herhalde?
Ama din kitaplarında sadece birer tane “Adem ve Havva” olduğu söyleniyor. Havva diyelim ki zenciydi. Adem de beyaz ırktan biriydi. Peki bu çekik gözlü dediğimiz sarı ırk, beyaz ırk olan ve aşırı derecede sarışın olan ve diğer ırklar nasıl oluştu? Olsa olsa Adem ve Havva’dan melez ırk oluşurdu…
~~~Acaba o sonsuz boşluğun içinde bizimki gibi başka bir dünya var da bizim onlardan, onların da bizden mi haberi yok. Nedense bana hep varmış gibi geliyor…
~~~Eğer insanoğlu; sessizce, içinden, kendi kendine düşünmeyi beceremeseydi; ne mi olurdu? Otobüste, trende ya da uçakta yolculuk yaparken herkesin aynı anda sesli düşündüğünü varsayarsak; ortaya çıkan gürültüden dolayı kafayı yerdik herhalde…
~~~Süt dişlerimizin çıkıp, yerine yeni dişlerimizin çıkması sanırım on yaşımızda falan tamamlanmış oluyor. Yani artık yeniden çıkması mümkün olmayan dişlerimizle yaşamaya başlamış oluyoruz. Ama bu yaşlardayken çoğumuz dişlerimize iyi bakamıyoruz ve çürüyorlar. Bu nedenle çoğumuz dişlerimizi erken yaşlarda kaybediyoruz. Mantıklı düşünecek olursak; bir insanın ömrünün ortalama 60-65 yaş olarak düşündüğümüzde; 50-55 yıl boyunca bu dişler bizle beraber yaşayacaklar. Çürüyüp, çekildiklerinde asla yerine yenisi gelmeyecek…
Düşününce keşke süt dişlerimiz daha geç bir yaşta dökülseydi. Ve hayatımızın herhangi bir yaşında dişlerimizin yenileri çıksaydı. Ne olacak ki; sırayla dökülüp, sırayla çıkarlardı. Böylece insanlar “takma diş” diye bir şeyi kullanmak zorunda kalmazlardı…
~~~Ne olurdu sanki köpekler ve kediler de; papağanlar gibi konuşabilselerdi. Sonuçta insanoğluna en yakın hayvanlar kediler ve köpekler. Benimle konuşabilen bir kedim olmasını; ne kadar çok isterdim anlatamam. Kim bilir acaba bana neler anlatır, benden neler isterdi? Düşüncesi, hayali bile heyecan verici…
~~~Keşke her insan dünyaya geldiğinde belirli bir yaşa kadar kesin yaşayacak, kesinlikle ölmeyecek şekilde gelseydi. Belirlenen o ölüm yaşı gelip çattığında ise; her an ölebileceğini bilerek yaşasaydı. Aynı şu an bizim durumumuzda olduğu gibi. Biz insanlar bu dünyada ölümlüyüz ve her an ölebiliriz ve bunu bilerek yaşıyoruz. Ne yazık ki, böyle bir gerçek var…
Ama insan eğer dünyaya geliyorsa; belirli bir yaşa kadar hiç ölmeden yaşamalı bence. Bu ölümsüzlüğün yaşı kaç olmalı? Kesinlikle çok zor bir soru oldu bu...
Baktım şöyle bir yazdıklarıma; "ve bu yazı yine uzadıkça uzayacak" dedim içimden. Hemen kesip, bitirmeye karar verdim. Bu kadar kafa ütüleme yeter bence. Ben bile yazdıklarımı okurken yoruldum…
~~~Kısa yaz diyorum sana Ebruli. Kı-sa-cık yaz! Bir türlü beceremiyorsun şu işi. Hep uzattıkça uzatıyorsun yazılarını. Seni okurken içimi bayıyorsun inan!..
30 Aralık 2008 Salı
Yeni yıla girerken...
Kötülerin, kötülüklerin, savaşın olmadığı bir dünyaya…
Ancak o zaman huzurlu bir şekilde yeni yıla “merhaba” diyeceğim…
Yoksa biz mutluyken, diğer insanlar mutsuzken; savaşın, açlığın içinde kıvranırken…
Neşeyle, sevinçle yeni yıla girmek…
Vicdanımı zorluyor, anlamsız geliyor bir anda…
Elimizden hiçbir şey gelmiyor…
Sadece seyrediyor, izliyor ve empati yapmaya çalışıyoruz, o kadar…
Bu yazıyla girmek istemezdim yeni yıla ama son günlerde bazı ülkelerde yaşanan kötü olaylar beni böyle düşünmeye, bunları yazmaya zorluyor…
Daha doğrusu; bugün Elif Savaş’ın bloğunda “Noel” başlıklı yazısını okuyunca bir o kadar daha düşüncelerimi yazmak istedim. Yazdıkları gerçekten de çok anlamlıydı…
Bu kadar kötülüklerin yaşandığı bir dünyada, ben yine de: “İyilik Melekleri” bizlerle olsun, asla yanımızdan ayrılmasın diyorum…
Huzurlu, sağlık ve mutluluk dolu savaşsız yarınlar diliyorum; dünyadaki tüm iyi insanlar için…
18 Aralık 2008 Perşembe
Ayna, ayna söyle bana...
Her zaman gördüğünüz ancak; nadir olarak gerçekten baktığınız kadına…
Yukarıdaki anlamı çok büyük sözleri bir yerde okuyup; zamanında not defterime yazmışım. Bugüne kısmetmiş burada yazmak. Yalnız bu satırların kime ait olduğu, okuduğum yerde yazılı değildi. Yani sahibi yok bu iki satırın. “Sahipsiz satırların sahibi aranıyor” desem!..
Bu iki cümle ne kadar da anlamlı. Kaç defa okudum kim bilir? Bir o kadar da; okurken düşündüm. Çok doğru yazılanlar. Gerçektende aynaya her baktığımızda yalnızca kendimize, kendi yüzümüze, içimize, karakterimize ne kadar bakıyoruz. Bakarken ne görüyoruz? Kendimizi gerçekten de tanıyor muyuz?..
Bu yıl gittiğim bir seminerdeki eğitmen; “Aynaya yalnızca ihtiyacınız olduğunda bakmayın. Sadece aynanın karşısına geçin ve kendinize bakın. Ne görüyorsunuz orada? Şiddet, sevgi, kızgınlık, yalnızlık, kin, gülümseme, yaşama sevinci ya da mutsuzluk mu? Yüzünüz, mimikleriniz, gözleriniz size yalan söylemez. Sizi hemencecik ele verir” demişti…
“Yakınınızda bir yerlerde, mesela iş yerinde masanızda bir ayna bulundurun ve sürekli aynadan yüz ifadenize bakın. Bu ifade de; kızgınlık, öfke, tebessüm, gülümseme mi yoksa mutsuzluk mu göreceksiniz. İnsanlarla konuşurken, onlara cevap verirken; yüzünüz hangi ifadeye bürünüyor? Hangi şekli alıyor? Bunu hiç merak ettiniz mi? Bu çok önemli. O yüzden yani ikili ilişkilerde ki güven ve sağlam diyaloglar için yüz ifadenizi bilmeniz gerekiyor.” demişti…
Sonuçta her zaman gülemeyiz, moralimiz tavan yapmış olamaz ama bir insanın muhakkak kalıcılık kazanmış “yüz ifadesi” olduğunu düşünüyorum ve buna inanıyorum. İşte bu ifademiz acaba nasıl? Bunu hiç merak ettiniz mi?..
Ben merak edip bu yıl bakmıştım; kalıcı ve süreklilik kazanmış yüz ifademe. Hafif bir tebessüm vardı. Kişilere göre bu tebessüm ya artıyor ve gülücüğe dönüşüyor. Ya da sadece tebessüm olarak kalıyor…
Bir de yine seminerde anlatılanlardan aklımda kalan; “Bir kişiyle konuşurken de muhakkak; gözlerinin içine bakarak konuşun. Gözleriniz başka yerlere kaymasın, bakmasın. Göz temasından kaçmayın ve korkmayın” demişti. Ne kadar anlamlı ve doğru insan ilişkilerini anlatan bir seminerdi. Yine olursa bilgileri tazelemek için katılmak lazım…
Uzun zamandır kendimde keşfettiğim güzel bir huy mu desem, davranış mı desem bir şey var ki; bunu da burada anlatmak istedim. Telefon ile beni bir tanıdığım, arkadaşım ya da akrabam aradığında; moralim bozuk, üzgün ya da ne bileyim sinirli olsam dahi çok neşeli bir ses tonuyla ve yüzümde bir tebessümle konuşmaya başlıyorum. Eğer bir sorunum ya da derdim varsa konuşmanın akışında dile getiriyorum. Ama telefonu açar açmaz uyuz bir ses tonuyla ya da asabi bir şekilde beni arayanı karşılamıyorum. Çünkü karşı taraf sizin o anda neler yaşadığınızı bilemez…
Aranmak, hatırı sorulmak, sevilmek, hatırlanmak çok güzel bir duygu. Benim yaptığım da çok doğru. Herkes de bunu yapmayı denemeli. Eğer bunun tersi davranış süreklilik kazanırsa; bir bakmışsınız ki çevrenizde sizi arayanlar azalmış, belki de hiç kalmamış…
Evimize gelen misafiri nasıl kapıda gülümsemeyle ve güzel bir ses tonuyla karşılıyorsak; bizi telefonla arayanları da aynı şekilde karşılamalıyız. Nasıl misafirimiz evimize girdikten sonra ilerleyen dakikalarda sorunlarımızı, üzüntülerimizi, acılarımızı ona dile getiriyorsak; telefonda da bunu konuşmanın ilerleyen dakikalarında dile getirebiliriz…
Bu kadar uzun yazmayı düşünmemiştim aslında. Nasıl olduysa uzadıkça uzadı yazı. Çok uzun yazmayı sevmiyorum. Kısacık ama anlam yüklü satırları okumayı çok seviyorum ve öyle yazmak istiyorum. Şiirsel dokunuşlarla yazılmış cümleler de çok hoşuma gidiyor...
16 Aralık 2008 Salı
Sonsuz hayaller kursam ve...
Gerçekleri yazmak her zaman zordur. Kolay diyen de; kendini kandırıyordur bence. Çok düşünürsün yazayım mı, yazmayayım mı diye!.. Sonunda da belki yazarsın ama, sonra bir anda yazdıklarını siliverirsin. Silersin, sonra pişman olursun. Ama o andaki duygularını, hissettiklerini bir daha yazamazsın işte…İçinden; “Keşke bir yerlerde yazıp saklasaydım” dersin ama çok geç olur. O ilham bir daha geri gelmez. Yazamazsın 2 saat önce ya da 1 gün önce yazdıklarını...
Hayal ürünü şeyleri yazmanın çok kolay olduğunu düşünüyorum ve buna da inanıyorum. E tabi ki hayal gücün varsa yazarsın. Eğer yoksa bir şey olmaz o zaman. Hikaye, roman gibi bir kitap yazmak; aslında daha kolay bence. Biyografi ya da kendi hayatını, kendini yazmak çok zor ve uğraştırıcı...
En güzeli mis gibi sonsuz hayaller kurmak. Hayalimdeki duygularımı canlandırmak, o duyguları yaşayatacaklarıma birer isim takmak, onları o isimle bir yerlerde hayat vermek. Ve de tüm bunları birleştirip, yazmak. Nedense bu düşünce bana daha kolay geldi bir anda. Ne oldu bana böyle? Kitap falan mı yazmak istiyorum ne?..
Olabildiğince hayaller kurmak ve bu hayallerimi uzattıkça uzatıp, roman yazmak istedim herhalde?..
Romanımın adı da hazır: “7.His”…
Bu arada yazarken de; bir yandan da güldüm kendime!..
“Bu ne güven böyle Ebruli” dedim içimden. Yazarlarımız görmesin bu yazdıklarını sana kesin kızacaklar. Haberin yok!..
Bu arada “yazar” olmak için bir okula falan gitmeme gerek var mı? Bunun okulu var mıdır ki? Her kitap yazan yazar; bununla ilgili bir bölüm okuyup, bitirmiş midir ki?..
03 Aralık 2008 Çarşamba
Çok özel bir gün; benim için&onun için...

Aşkım için yazıyorum
Aşkıma yazıyorum bu satırları
Ona hediye edeceğim çünkü
Bu özel günümüzde; en güzel hediyeyi
Ona vereceğim
İlk şiirimi yazıyorum, Aşkıma
Beni ne kadar çok sevdiğini
Bildiğim için yazıyorum bunları
İyi ki; benimlesin, hayatımdasın ve
İyi ki; evlenmişim seninle
Çok güzel ve o kadar iyi bir kalbin var ki
Neşelisin, komiksin
Çok tatlısın
Hep böyle kal, hep böyle ol
Asla değişme bebeğim
*********
Hayatımın sonuna kadar, yalnızca seninle
Sadece seninle, yaşamak istiyorum
**********
Sen benim heyecanımsın
Benim sığınağımsın
*********
Sensiz bir hayat, bir ömür düşünemem
Bir gün bile yanımda olmasan
Rahat ve huzurlu değilim
Seni çok özlerim
Sensiz olamam
Sensiz yapamam
Bu güzel günümüzde
İlk defa yazdım sana bunları
Senin için, yalnızca senin
Seni o kadar çok seviyorum ki
Bu sevgim bile beni korkutuyor
Hayatımda bir kişiyi bu kadar çok sevmek yeter bana
Sevgimiz bitmesin, bozulmasın
Ne olursa olsun yanındayım
Seni seveceğim, seni koruyacağım
Sana sımsıkı sarılacağım
Her zaman, her an
Tek dileğim
Seninle hayatımı yaşamak
Seninle birlikte yaşlanmak
Ve birbirimizi karşılıksız sevmek
Seni çok seviyorum Aşkım
Belki de; senin beni sevdiğinden daha çok
Daha fazla seviyorum seni
Hep de seveceğim
Ölünceye kadar
Ebruli
01 Aralık 2008 Pazartesi
Her zaman, her yazıya da başlık olmaz ki...
Dün akşam evdeki eski dergilerimi elden geçirirken; okumadığım bazı röportajları keşfetme ve onları okuma fırsatım oldu. Mesela Maison Française adlı derginin 2005 yılı Ağustos sayısında; Notting Hill’de yaşayan ünlü tasarımcı Tricia Guild ile ağırlık yemek ve sofra tasarımı üzerine yapılan röportajda kadının söylemiş olduklarından en beğendiklerimi seçtim ve yazdım…**
**
**
**
**
**
Bu aralar Ajda Pekkan’ın yeni kasetinden “Aynen Öyle” şarkısına takmış vaziyetteyim. Uzun zamandır hiçbir şarkıya bu kadar takmamış, beğenmemiştim. Ne de olsa söz-müzik Şehrazat olunca, böyle oluyor sanırım. Ama Ajda’nın yorumunu ve sesini de yabana atamam. Süper kadınsın Ajda!..
***
Bu arada; Hümeyra, Güven Hokna, Ayşen Gruda ve de Tansu Çiller teyzeciğim de Ajda ile aynı yaştalarmış…
***************************
***************************
27 Kasım 2008 Perşembe
Yazmak neyi değiştirir?..
İki gün iyi haber okuyorum. Sanki 5 gün kötü haber okuyorum gibi geliyor bana…Dünya da yaşamak, bir hayata sahip olmak…
İyi mi? yoksa kötü mü?..
Bunu bir türlü anlayamadım ve anlayamıyorum. Şimdi şu anda değil! Yıllardır böyleyim…
Bazıları çok mutluyken; birileri üzgün, mutsuz, aç ve ülkesinde belki savaş var…
**
Onlar için…
Mutlu olanlara sormuyorum bu soruyu?..
Mutsuz, kötü bir hayat yaşayan, hatta ölmeyi bile düşünenlere soruyorum…
Bazıları intihar edip, kendilerini öldürdüklerinde…
**
Kim bilir nasıl bir hayat, nasıl işkence ve acıyla dolu bir hayat yaşamıştı…
Ve hala yaşıyordu…
Eğer ölmeseydi de; hala yaşıyor olacaktı…
Ama bir şey var ki; kişi sadece ve sadece kendine zarar vermeli…
**
“Ben öleceğim ve…
Siz de yaşamayın, siz de benimle beraber toprağa girin” dememeli…
Sadece ve sadece kendisine zarar vermeli…
Sadece kendisini öldürmeli…
O zavallı ailesinin, minik yavrularının ne suçu var ki?..
Neden sadece kendini öldüremez ki insan!..
***
Bunları yazdım çünkü; “aile katliamı” ile ilgili haberlerden, onları okumaktan, okurken üzülmekten, içimin sıkılmasından bıktım, usandım…
Biliyorum ki; çok şey istiyorum. Asla gerçekleşmeyecek bir şey istiyorum…
Ama yine de isteyeceğim ve yazacağım…
Güzelliklerin yaşandığı ve acıların azaldığı bir dünya istiyorum…
Herkes için, hepimiz için…
Lütfen! Belki hepimiz, tüm dünya isterse olur…
Kim bilir; belki bir gün…
Yüzyıllar sonra belki…
25 Kasım 2008 Salı
E çok güzelsin ama...


Dün akşam şöyle bir internet de sörf yaparken; burada ve buradan televizyonda gördüğüm yeni açılmış bir otel hakkında fazlasıyla bilgi sahibi oldum…....
..........
...........
............
..........
24 Kasım 2008 Pazartesi
"Ruh ikizlerim" benim...
Bazen bloglarda gezerken, onların yazdığı yazıları okurken; "Benim gibi düşünen, bana benzeyen ne kadar çok ruh ikizim varmış" diye bir seviniyorum. Bir seviniyorum ki; anlatamammmmm!..20 Kasım 2008 Perşembe
Değişik bir tarif...
17 Kasım 2008 Pazartesi
İçimden şöyle bir geçenler...
Yıllar geçiyor, yaşım ilerliyor ve olgunlaşıyorum ama…Her nedense; bazı şeylere boş verip, sinirlenmeden yapamıyorum…
Bu aralar; “Kendini erişilmez, ulaşılmaz hatta mükemmel olduğunu zanneden tiplere” sinir, hatta sinir ötesi gıcık mı gıcık oluyorum. Ayrıca bu insanların yazılarına da gıcık oluyorum…
*** E sen de okuma o zaman onları!...
--- Okumuyorum ama ara sıra gıcık olmak iyi gelir belki diye zevkli oluyor bazen. Bu duyguyu da yaşamak lazım belki. “Gıcık olmak” duygusunu…
Catherine Zeta Jones da; estetikli güzellerdenmiş. Bugün tesadüfen öğrendim. İnternette estetik ameliyatı olmadan önceki, eski fotoğraflarına rastladım ve çok şaşırdım. Ben onun doğuştan güzel olduğunu sanıyordum. Bugüne kadar hiç duymamışım, bir yerde okumamışım demek. O da Deniz Akkaya gibi evrim geçirmiş kesin. Mucize güzelliğine bu şekilde yani ameliyat sonucu sahip olmuş…
Artık soğuklar başladı. Son birkaç aydır farkına vardığım ilk sisli, kapalı, puslu ve yağışlı günü geçiriyorum. Yine yaz melodramları başladı bende. Yaz gelsin. Sıcak, deniz, güneş ve kum. Bu kış yine hep bu kelimeler ağzımda dolanacak herhalde…
Şu anda canım siyah çikolata soslu ve hafif ısıtılmış donut ve yanında miissss gibi sıcacık bir çay çekti. Acayip derecede, olsa da yesem diyorum şimdi…
Dün yürüyüş yaparken şirin bir köpekcikle bakıştık. O bana baktı, ben ona baktım. Onunla konuştum. Bana o kadar anlamlı bakıyordu ki; sanki bana: “Beni evine alıp, bana bakar mısın? Senin olmak istiyorum” diyordu. Gözleriyle adeta bana bunları söyledi o şeker şey…
Hafta sonları çabuk geçmesin. Saatler, günler çabuk geçmesin. Bu gidişle bir bakacağız ki; “50 yaşına” gelmişiz, gelmişim. Hiç istemiyorum. Hem de hiç. Aslında 20’li yaşlarımda kalmak...
12 Kasım 2008 Çarşamba
Hayat...
Bu yıl ama hangi ay olduğunu tam olarak hatırlayamadığım; Living.etc adlı dergide bir röportaj okumuştum. Kişiye sorulan sorulardan birisi şuydu: Sizce "hayat" nedir? 09 Kasım 2008 Pazar
Benim için çok anlamlı...
Bunlar herhangi bir anın fotoğrafı olabilir. Ağaçta yağmurdan ıslanmış koparılmayı bekleyen bir elmanın, gökyüzünde uçan bir leyleğin, süper bir gökkuşağının, gözyaşı damlayan bir gözün, kıpkırmızı bir gökyüzünün, nasır tutmuş bir elin, kahkaha atan bir yüzün, vs…
Ben güzel ve anlamlı fotoğraflara bakarken müthiş bir keyif alıyorum. Okurken bu keyfi alamıyorum. Görsellik benim için öncelikli. Sanırım anlatılmak istenilen duyguları okurken değil de; bakarken daha iyi anlayabiliyorum. Daha çok şey düşünüp, hissedebiliyorum. Bence tek bir fotoğraf, bir tek bakış bile insana çok şey anlatabiliyor. Uzun uzun satırları, fazladan sıralanmış dolambaçlı kelimeleri okumak adeta beni sıkıyor, boğuyor. Kısa ve öz yazılmış yazıları okumayı daha çok seviyorum. Ama bir sürü fotoğraf olsun, her şeyle ilgili, hiç üşenmeden tek tek onlara bakıp; bana neler hissettirdiğini düşünürüm. Bana daha fazla duygu hissettirir, daha çok şeyi sorgulatır…
Yaşanan kötü olayların, kötü anların fotoğraflarına da bakıyorum ama çok zevk alarak değil. Üzülüyorum, moralim bozuluyor bazen. Hem de çok. Gazeteci-habercilerin işi gerçekten de çok zor. Özellikle savaşların yaşandığı yerlerde görev yapanların. Moralimi yükseltecek fotoğraflar favorim ama bazen acı çeken insanların da neler yaşayıp, hissettiğini öğrenmek için bu tarz fotoğraflara bakmak lazım. Onlar neler çekiyor, neler yaşıyorlar diye…
Benim de fotoğraf hobim var. Bakmayı, çekmeyi, onları albümlerimde biriktirip, yıllarca saklamayı çok seviyorum. Benim için çok kıymetliler…
19 Ekim 2008 Pazar
Dile kolay; tam "22 yıl" sonra...
Güzel günler ne çabuk geçiyor. Hele de; uzun zamandır görmediğin biriyle, bir sevdiğinle berabersen yandın o zaman. İstiyorsun ki; zaman dursun, saatler ve dakikalar geçmesin. Çünkü “O” gidecek. Hem de yurt dışına. Kim bilir bir daha ne zaman görüşülecek diye düşünüyor ve üzülüyorum…
Bloğumda 21 Haziran ve 27 Haziran tarihlerinde yazdığım iki yazım vardı; “Dilek kapınız açık mı?” başlıklı. Aslında önce bu yazdıklarımı okuyabilirseniz eğer ( okuyanlar hatırlar belki, ama ya okumayanlar; onların hiçbir bilgisi yok bu konuda, üşenmeyen okusun diyorum) bu yazımı daha iyi anlarsınız. Benim bir isteğim gerçekleşmişti. Ama bu istek öyle bir istek di ki; gerçekleşmesinden ümidini kestiğim, mucize gibi bir istek…
Sonunda onunla yani Gülay ile birbirimizi bulduk. Üzgünüm ki; “Facebook” sayesinde birbirimizi bulmadık. Haziran ayında benim izimi bulup, beni aradı. Ben şoktaydım o zamanlar. Bununla birlikte; maillesmeler, telefonlaşmalar ve birbirimize fotoğraf göndermeler falan oldu. Tam onunla 22 yıldır birbirimiz görmedik, görüşemedik. 1990 ya da 1991 yılında ona yazmış olduğum mektubuma cevap gelmemişti. Sonra arkasından iki defa daha yazdım ve ondan yine mektup gelmemişti. Ben de bir daha yazmadım. Demek ki; o zamanlarda “o bana yazmıyor, ben de ona artık yazmayacağım” diye düşündüm herhalde. Sonra da; benim adresimi kaybettiğini, ya da taşınmış olabileceğini düşündüm. Birbirimize telefon numaralarımızı vermemiştik. Arayamayabiliriz diye. Çünkü o yıllarda ülkeler arası görüşmeler çok pahalıydı. Bu yüzden onunla telefonda konuşma şansım olmadı. Belki de onunla mektuplaşmak daha güzel gelmişti bana. İnsan konuşamadığı bir sürü şeyi mektubunda yazabiliyor. Duygularını yazarak daha rahat bir şekilde dile getirebiliyor. Aslında en güzeli mektuplaşmak bence. Gerçi artık “mektup yazıp” postaya vermiyorum sadece. Bunun yerine; mektubu yazıyorum ve maille gönderiyorum. En azından 7-15 gün yerine, anında gidiyor. Süper bir şey bence “anında mektuplaşmak”…
Dönelim tekrar Gülay’a. Çocukluğum onunla birlikte geçmişti, birbirimize cok yakındık. Ailelerimiz de tanışıyorlardı. Ama bizim Ankara’ya, onun da Almanya’ya taşınması bizi, birbirimizden ayırmıştı. Ayrılışımız bu şekilde oldu. Yoksa bizim arkadaşlığımız eminim ki; bugüne kadar devam ederdi…
Gülay ile en son mektuplaşmamız, 1990 yılı, ya da sonlarına doğru. Onunla en son görüşmemiz ise “1986” yılı. Yani 22 yıldır birbirimizi hiç görmedik ve sesimizi hiç duymadık. Bu kadar yıldan sonra o beni buldu. Bence bu bir “mucize”. Asla aklıma gelmeyecek, bir mucize. Beni “google” da aramış. Ama benimle ilgili hiçbir siteye ulaşamamış. Kız kardeşlerimden sadece birisinin isminden bir siteye ulaşıp, kız kardeşimi bulmuş. Ondan da; beni buldu işte. Ben hala inanamıyorum. Aslında bazen bu rüya gibi bir şey deyip, geçiyorum. Kendim bile inanamıyorum…
Onunla hemen, bu yıl görüşemeyiz diye düşünmüştüm. Artık kim bilir ne zaman görüşürüz diye içimden söyleniyordum. O Almanya’da, ben Türkiye’de. Ama öyle olmadı işte. Gülay sürpriz bir haberle beni aradı ve sonunda 3 Ekim’de Ankara’ya geldi. Onu görmek, ona sarılmak, gözlerinin içine bakmak harikaydı. Yıllar geçse de yine değişmemişti yüzü. Gözleri yine aynı bakıyordu. Gülüşü aynıydı. Ona bakarken, onunla konuşurken; hep çocukluğum ve Kastamonu’da yaşadığımız anılar geldi gözümün önüne. Çünkü hep o hatıralarla bırakmıştık birbirimizi. Bir daha hiç görüşememiştik ki!..
Ben de 2 gün kadar kalıp, Karabük’e anneannesinin yanına gitti. Orada 2 hafta kaldıktan sonra, Almanya’ya dönmeden önce yine ben de 2 gün kaldı. Yani “22 yıl aradan sonra” sadece 4 günümüz birlikte geçti. Ama ben buna da razıyım. İnşallah bundan sonra az da olsa birbirimizi görebiliriz. 22 yılı 4 güne sığdırmak hiç de kolay değil çünkü…
Bu kadar yıldan sonra ilk görüşmemiz olmasına rağmen; aramızda ne bir soğukluk, ne bir mesafe ne de bir resmiyet oldu. Bıraktığımız yerden devam ettik sanki. Asıl inanamadığım, asıl ilginç olan buydu aslında. Bu duyguyu ancak insan ailesinden biriyle ayrı kalırsa yaşayabilir. Yani “bıraktığı yerden devam edebilir” diye düşünürüm. Çevremdeki arkadaşlarım da bana; “22 yıl hiç görüşmemişsiniz, çocukken ayrılmışsınız. Bu kadar yıldan sonra ne konuşup, ne paylaşacaksınız, aranız eskisi gibi olmaz” diye bir sürü yorumlar yapmışlardı. Ben de bunlardan etkilenip, üzülmüştüm. Ama hiç öyle bir şey olmadı işte. Tam tersine birbirimize karşı; gayet sevgi dolu ve gayet de yakındık. Ama bunu, böyle bir duyguyu yaşayan, dünyada ya da Türkiye’de kaç tane insan vardır ki? Herkesin yaşayabileceği bir şey değil bence. O yüzden de “sadece yaşayan bilir”…
Onun gelişini büyük bir heyecan ve merakla bekledim. Ama ne var ki; geldi ve gitti. Şimdi Almanya’da. Ona kızı ve eşiyle birlikte sağlıklı ve mutlu bir hayat diliyorum. O dünyada ki bütün iyi şeyleri hak ediyor. Umarım hayatında istediği her şey olur. Onu bulduğuma, onunla konuştuğuma, ona sarıldığıma, gözlerinin içine baktığıma o kadar sevindim ki!..
Eğer onunla görüşemeseydik; sadece onun yaşadığını, hayatta olduğunu bilmek bile benim için yeterli olabilecekti. Bunu öğrenmek bile bana verilen en güzel hediyeydi. Çünkü uzun yıllar onu hep merak ettim. “Acaba hayatta mı?, sağlıklı mı?, ne iş yapıyor? evlendi mi?” diye. Ne zaman “Gülay” ismini duysam; aklıma hep o gelirdi. Ve arkasından da; bu sorular gelirdi…
“Çocukluk arkadaşı” deyip de; geçmemek lazım. Belki aynı şehirlerde, aynı ülkede yaşıyor olsaymışız, kim bilir nasıl bir dostluğumuz olacakmış. Birbirimizi çok severken ayrıldığımız için asla birbirimizi unutmamışız diye düşünüyorum. Oysa çocukluğunda insanın hayatında bir sürü arkadaşı olabiliyor. Belki çoğunu da; çok seviyor ve bir daha göremiyor olabiliyor. Ama ben en çok “Gülay” ımı aradım, yıllarca onu merak ettim. Ondan bir haber almayı bekledim. Demek ki; en çok onu sevmişim, onu özlemişim. Canım dostum, arkadaşım, kardeşim benim. Seni hep seveceğim ve bundan sonra asla birbirimizi kaybetmeyeceğiz…
13 Ekim 2008 Pazartesi
Maceraların en güzeli:::İstanbul:::
İstanbul maceramızda kaldığımız otelin odasından çektiğim bir kare. Sabahları o kadar güzel bir manzaraya karşı uyanıyorduk ki; odadan dışarı çıkıp, İstanbul'u gezmek dahi istemiyorduk. Daha çok ben istemiyordum...
Bir günümüzü Büyük Ada'da geçirelim istedik ve vapurla yolculuk yaptık. Vapurdan giderken izlemeye doyamadığım bir görüntü...
Büyük Ada'da avını kaybedip, arayan bir pisicik...
Kalığımız otelin teras katındaki mandalina ağaçlarından. Mandalinayı elime alıp, kokladım. Sadece kokladım, içime çektim ama yemedim...
Arnavutköy taraflarında İzmit'den gelen bir Müze Gemisi vardı. Döneceğimiz gün gezmiştik gemiyi. Gezerken el emeği ile yapılmış maket gemiler vardı. Onlardan beğendiğim bir tanesi...
"Emirgan Korusu"nda birbirine sarmaş dolaş olmuş, "sevgili olan ağaçları" keşfettim. Ağaçlardan bir tanesi palmiye ama diğerinin cinsi neydi onu bilemiyorum. Hayatımda ilk defa bu şekilde birbirine yapışık olarak büyümüş iki ağacı gördüm. Görmekle kalmadım, sizlere de göstermek istedim. Çok ilginç değil mi?..+015.jpg)
Kaldığımız oteli özlüyorum. İstanbul'da bu manzaraya karşı daha uzun günler kalmak isterdim. Beş gün yeterli gelmedi bana. Böyle bir manzara bırakılıp da, gelinir mi hiç?..
Ortaköy'ü, Bebeği ve Emirgan'ı fethettik. Artık heryerini ezberledik. Bir daha asla unutmayız...+051.jpg)
Hep "beyaz bir güvercin" fotoğrafı çekmek istemişimdir. İstanbul'a kısmetmiş bu da. Bebek sahilinde yürürken rastladık ona. Benden hiç kaçmadı, korkmadı. Rahatlıkla çektim ben de. Aslında güvercinlerle pek fazla aram iyi değil. Evimin camlarının önünde sürekli konaklıyorlar. Sanırım çay, kahve bir şeyler içip gidiyorlar. Ama temizlemeyi unutuyorlar. Bu yüzden onlarla aramız pek iyi değil...
Yine sahilde yürürken bu yaşlı amcaya hayran kaldım. Sahilde oturmak ve dinlenmek için oturma banklarından yoktu. Bu amca kendi şezlongunu yanında getirmiş ve denize sıfır oturup, gazetesini okuyordu. Ohhh be ne keyif ama değil mi? Aferin amcaya, takdir ettim onu. Hiç kimsenin aklına gelir mi, böyle bir şey yapmak. Mesela bizim aklımıza gelmemişti?..
Aşkımın yakın bir arkadaşı mutlaka "Rumeli Feneri"ne de gidin demiş. Biz de onun sözünü dinleyip, gittik. Yolda giderken arabayı bir yere çektik ve ben bu şahane manzaraları çektim. Daha bir sürü var dı da, bir kaç tanesini koydum. Rumeli Feneri'ne gittiğinizde; Marmara Denizi ile Karadeniz'in kesiştiği noktayı görüyorsunuz. Çok güzeldi, seyretmeye doyamadım ki! Buraya giderken de karşılıklı iki taraflı sadece ağaçların olduğu ıssız bir yoldan gidiyorsunuz. Deniz ise ağaçların ardında kalıyor. Sonra yukarıdaki ve aşağıdaki manzarayı ve daha güzellerini görüyorsunuz... +091.jpg)
İstinye Park AVM'ni geçen sene de görmüştük ama yine gidelim istedik. Orada en çok hoşuma giden İstinye Pazarı ve Rain Forest Cafe. Haa bir de İstinye Pazarında ki "Balık Evinde" hamsi tava yemek. Şiddetle tavsiye edilir, bir Ankaralı olarak hem de. Bir İstanbulluya tavsiye etmek hiç haddimize düşmez tabiki de...
Rain Forest Cafe gerçekten de çok ilginç bir yer. Mutlaka gidilip, görülmesi gereken bir mekan. Girişinde gerçeğe benzeyen bir timsah var. Elektrikle canlıymış gibi hareket ettiriliyor. İçerde ise iki tane fil, goril ve kelebek var. En çok filleri beğendim. Kulakları, gözleri hareket ediyor ve ses çıkarıyor. Çok güzel yapılmış, gerçeğe çok yakın. Cafenin içini yağmur ormanlarına benzetmeğe çalışmışlar. Loş ve karanlık. Kendinizi bir ormandaymış gibi hissetmek ve o ormanda bir şeyler yemek istiyorsanız gidin derim. Bu arada; sahibi tanıdık ya da akraba falan değil. Bu kadar anlattım ama, sadece beğendiğim için. Reklamını yaptığımı sanmayın!..
Dikkat elinizi ısırabilir! Hıhhhh gerçek değil ki...
Büyük Ada'da yediğimiz dondurma. Korneti çok farklıydı. Sadece adada gördüm bu kornetlerden. İstanbul'da hiç görmedim. Ankara da da yok. Sadece adaya mahsus bunlar sanırım. Normalde dondurma aldığınızda kornete para ödemeyiz değil mi? Burada kornete de ayrıca para alıyorlar. Çok değişik bir sistem. Ama değer, süper bir dondurma. Ve de çikolataya ve fındık krığına bulanmış korneti de harikaydı. Artık önümüzdeki seneye, yani 2009 da bir daha yemek üzere, hoşçakal kornet!..
Ada'da sahile sıfır balık lokantalarının önünden geçerken bu manzaraya şahit olduk aşkımla. Bir sürü fotoğraf çekmişim bununla ilgili ama sadece bunu yayınladım. Bu kareye "kedilerin ve martıların kardeşliği" adını koydum. İkisi de birbiriyle çok iyi anlaşıyorlardı. Uzun bir süre bu ikiliyi izledik. İnanamadık...Çok güzeldi!..
Cici, güzel martı. Nerede senin kedi eşin. Söyle bana!..
Ada'da sokakların arasında gezerken bu kediye rastladım. O kadar tatlı uyuyordu ki. Canım hiç kıyamadım ona. İnşallah bir evi, yuvası vardır. Yoksa da inşallah olur...
Yine Ada'nın sokaklarında yürürken; bu ikiliye rastladık. Öylece yolda uyuya kalmışlardı. Ben onları çekerken hiç bakmadılar bile. Hiç uyanmadılar. Çok az güneş vuruyordu üzerlerine. Güneşe karşı öylece uyudular, uyanmadan. Ben gittim, sonra ne oldu bilemiyorum. Umarım ayaklarına basan birileri olmamıştır...
Ada'da "kahve dünyası" nı görünce hemen zıpladık aşkımla. Yüksekte olduğu için, manzarası süperdi. Oturduk, dinlendik ve ben harika türk kahvesinden içtim. Çok şirin bir yer. Henüz Ankara'da iki şubesi var. Umarım daha çok yere açarlar. Çikolataları da harika. Deneyin!..
Ada'ya giderken, vapurdan çektiğim bir kare. Martılara vermek için yanımda sadece bir tane simit vardı. İçimden "keşke yanıma büyük bir ekmek alsaydım" dedim. O anda demiştim yani...
Ada'dan dönerken çektiğim, bayıldığım, seyretmeğe doyamadığım, aşık olduğum bir anın fotoğrafı işte...
"Emirgan Korusu" İstanbul'da mutlaka gidilmesi, görülmesi gereken bir yer. İnanılmaz güzel bir tabiatı var. Ağaçlar, çiçekler, şehirden uzak, temiz bir hava, piknik alanları, Beyaz Köşk, Sarı Köşk ve Pembe Köşk adında üç tane restoranı, Emirgan'dan deniz manzarası, kuş sesleri...
Emirgan Korusu'ndan yine bir manzara. Çok beğendim burayı. Kesinlikle her İstanbul'a gidişimde mutlaka bıkmadan göreceğim bir mekan...+256.jpg)
+263.jpg)
Fotoğrafda çatısı gözüken yer "Sarı Köşk". Burada; dört yıldır görmediğim liseden arkadaşım olan İlkay(Meripoint) ile buluştuk. Onu gördüğüme o kadar çok sevindim ki. Uzun süredir görüşememiştik, özlemişim arkadaşımı. Bu arada Sarı Köşk'ü İstanbul Belediyesi işletiyormuş. Köşkün içi, manzarası ve yemekleri harika. Belediye işlettiği için fiyatlar da süper uygun...27 Eylül 2008 Cumartesi
Güneş ile aranı iyi tut...
17 Eylül 2008 Çarşamba
"Tatil" demek...
Uzun bir aradan sonra döndüm, burdayım. Aslında gitmeden birşeyler yazmıştım. Ama yorgunluktan yayınlamayı unuttum. Neyse güzel bir tatildi, sona erdi işte. Tatilden sonra genelde hüzünlenirim. Geçirdiğim günleri özlerim. Yine hüzünlendim. Bu kadar fotoğrafı yayınlayınca hatırlamamak mümkün mü?..Benim için "tatil" demek;
Sürekli maviyi görmek, denizi hissetmek demek...
Sürekli yeşili görüp, onu koklamak demek...
Her sabah; kaldığımız odada, bu manzara ile uyanmak demek...
Her günü bu manzarayla bitirmek demek...

Palmiyelerin altında serinlemek demek...
Her sabah bıkmadan, usanmadan "pan cake ya da krepi, bal ve taze dilimlenmiş portakal" ile yemek demek...
Her gün sahilde "güneşin batışını" büyük bir aşkla izlemek demek...
İşte "tatil" denince; bu yıl benim için aklımda kalacak olanlar bunlardı...
Her tarafta saksıların içinde inanılmaz güzellikte açmış çiçeklerden vardı. Hergün onları ellerimle sevdim, okşadım...
Otelin bahçesinde bir kaç tane "nar ağacı" vardı. Ankara'da böyle ağaçlar göremediğim için çok hoşuma gitti. Aslında narlar olmamışdı ama ben yine de bir tane koparmak istedim. Ama koparmadım; olmamış narı yiyemem diye...
Otelin duvarına yapılmış olan bu "uçan at heykeli" ni çok beğendim. Bu heykel otelin amblemi aslında...22 Ağustos 2008 Cuma
Sevgili krepim ve doğal marmelatım benim...
Dün akşam; eve girer girmez soluğu, mutfak da aldım. Çok mu susadın diyeceksiniz belki ama hayır susamadım. Bir anda işten eve dönerken, servisin içindeyken canım krep çekti. Evet ya krep. Bayılırım krepe. Ara sıra evde yaparım. Her ne kadar; yazın gittiğim otellerde ki aşçıların yaptığı kadar güzel olmasa da, benim yaptığım bana yetiyor...klşii18 Ağustos 2008 Pazartesi
Güzel mi, güzel bir fotoğraf...
Yukarıdaki fotoğraf bana ait değil, ben çekmedim, şimdiden söyleyeyim. Bana ait değil ise, kime mi ait?..
.
.
Ya, siz beğendiniz mi?..
12 Ağustos 2008 Salı
Marmaris'i özledim...
Bu manzaraya bakıp da aşık olmamak elde değil. Böyle bir yerde yaşasam hiç yaşlanmam...
Otelde bulunan bu bilgisayar bölümüne bayıldım. Daha önce bu kadar modern bir bilgisayar kullanma takımı görmemiştim. Tasarım harika. Eve de böyle bir şey alsak ne güzel olurdu. Değil mi aşkım?.. (Cevabı: "evet" olmalı)
Odanın manzarası nasıl ama? Ben böyle bir manzaraya bakan odada bir ömür yaşayabilirim. Kesinlikle bıkmam, sıkılmam...
Fotoğraflardaki oteli Jolly Tur’da gezinirken keşfettim. Marmaris’de kurulmuş süper bir tesis. Beğenenler ve gitmek isteyenler olursa diye otelin adı: “Club Resort Select Maris”. Yaz tatiline gitmek için geri sayıma başladım. İnşallah kısa bir süre sonra tatilime, denizime, kumuma, açık büfe yemeklerime kavuşacağım. Bu yıl biraz geç kaldık. Artık çok bunaldım, bir an önce gitmek; denizin masmavi sularında kaybolmak, bıkıncaya kadar sudan çıkmak istemiyorum…
Yukarıda ki tesisi çok beğendim. Gitsem kesinlikle hiçbir sorun yaşamadan, memnun kalacağıma eminim. Ama ne yazık ki; bu tesisi çok geç buldum. Marmaris’e kesinlikle Eylül ayında gidilmeli. Bu konuda acayip tecrübe kazandım da. Marmaris’e ilk 2001 yılının eylül ayında, hatta 11 Eylül’de gittim. Newyork’da ki İkiz Kulelerin yıkıldığı, o felaketin yaşandığı anda ben otele giriş yapmıştım. O yüzden gittiğim tarihi hiç unutmuyorum. Neyse Eylül ayının ortalarında deniz inanılmaz ılıktı. Hiç üşümeden uzun süre denizde kalabiliyorduk. Daha sonra Marmaris’e ikinci gidişim ise 2004 yılında oldu. O sene Temmuz ayının ortalarında gitmiştik. Gittiğimize çok pişman olduk. Çünkü; denizi acayip serindi. Ben normalde sıcak yerine serin deniz suyunu severim. Ama ben bile inanın giremedim. Girsem dahi on beş dakika bile zor dayanıp, ayaklarım çok üşüdüğü için denizden çıkmak zorunda kalıyordum. Bizi bu konuda hiç uyaran olmamıştı. Yani; “Eylül ayından önce Marmaris’e gitmeyin sakın, yoksa denizinde donarsın, çok serin olur denizi” diye. Acayip bir tecrübe edindik; aşkım ve ben. Asla Eyül ayından önce Marmaris’e gitmem. Bunu geç de olsa öğrendim. Buradan ilgilenenlere duyurulur…
Marmaris’i çok özledim aslında. En beğendiğim tatil beldesi orası. Özellikle de Marmaris’in İçmeler mevkii. Marmaris’in içindeki deniz girilemeyecek kadar pisti. Ama İçmeler koyu 15-20 dk. mesafede olmasına karşın denizi tertemiz, pırıl pırıldı. Çok özledim oraları. Özellikle de dağlarla çevrili olması, denizin enginliği ile dağların o kocaman kasvetinin birleşmesi çok güzel. Seviyorum ve çok özlüyorum Marmaris’i…
Belki de; Ramazan Bayramı tatilinde yukarıda ki otele gitmek kısmet olur. Eğer siz gitmeyi düşünürseniz kesinlikle Eylül ayında gidin. Çünkü Marmaris’in denizi ancak ısınıyor. Ama benim gibi deniz kuşu değilseniz; o zaman hiç fark etmez her an gidebilirsiniz…
05 Ağustos 2008 Salı
Cinsi Pug, adı "Junior"...
Uzun zaman oldu biliyorum. Her gün "bugün mutlaka bloğuma bir şeyler yazacağım" dedim ama başaramadım. Olmadı, yapamadım ya da vakit bulmayı beceremedim. Ne derseniz deyin, ama yazmayı çok istediğimi ve yazamadığımı bilin, benim için yeterli. Bu arada okumak isteyip de; okuyamadığım takip ettiğim bloglarda yazılan yazılar da birikti. Nasıl okuyacağım, nasıl zaman yetecek bilmiyorum... .
İş yerinde işler acayip yoğundu. Üç hafta boyunca çok yoruldum, bunaldım. Geceleri geç çıktık işyerinden (fazla mesai yaptık hehehehe!..) Neyse artık bitti ve rahatladık, rahatladım...
.
Bu arada kızkardeşim Ankara daydı. Eşimin kızkardeşi de Ankara'ya geldi. Bu yüzden de yazmaya hiç vakit bulamadım. Onlarla olmak çok güzel. Çok özlüyorum her ikisini de. Keşke Ankara'da yaşasalar! Duydunuz mu beni? Banu ve Deniz sizlere sesleniyorum. Ankara'ya taşının, aramızdaki uzak mesafelerden nefret ediyorum. Çok güzel yaşanılan günlerden ve beraberliklerden sonra "veda etmekten" nefret ediyorum. Bu beni her seferinde çok üzüyor, mahvediyor. Kardeşimin ve yeğenlerimin gitmesine çok az kaldı. Geri sayım başladı. Üzülüyorum işte...
Tanıştırmayı unuttum, afedersiniz! Yukarıdaki beyfendinin adı: "Junior". Kendisi kızkardeşimin köpeği. Onlarla birlikte Antalya'dan geldi. Kardeşim bende kalırken, o da bizde kaldı. Çok uysal, çok tatlı bir şey. Onunla ilgili bir yazım vardı. Baktım da; 8 Şubat tarihinde yazmışım o yazıyı. Okudum, çok hoş. Eski yazılarımı ara sıra okumak da iyi oluyormuş, tavsiye ederim, blog sahibi arkadaşlarıma. Sizler de arada sırada şöyle bir bakın, göz gezdirin eski yazılarınıza, çok keyifli oluyor...14 Temmuz 2008 Pazartesi
Göl - serinlik - akşam - susesi...
Burası bir göl. Su sesi var, burada su sesi. Ördekler ve kazlar yavrularıyla birlikte bu gölde gezintiye çıkıyorlar. Ama ne yazık ki; ben onları yakalayıp, çekemedim işte. Neyse kızkardeşimin Ankara'ya gelmesiyle, biz de bize çok yakın olan, ama bir türlü kıymetini bilip, gidemediğimiz gölümüzü ziyarete geldik...
Ankara'nın bu yıl akşamları acayip güzel. Gündüzleri inanılmaz sıcak varken; akşamları müthiş güzellikte, esintili, serin bir hava var. Bu uzun zamandır böyle. Oldum olası Ankara'nın bu serin akşamlarına bayılıyorum. Akşam oldu mu, evde durmak istemiyorum. Gündüzleri ise dışarı çıkmak istemiyorum. Dışarıda sıcak var, sıcak. Hem de bayıltan bir sıcak...
O akşamlardan biriydi yine. Çok kalabalık bir şekilde Göksu Gölü'ne gittik. Herkes bayıldı. Çünkü insanı resmen sarhoş edecek kadar güzellikte bir hava ve göl manzarası vardı. Böyle güzellikte bir yer bana çok yakın olduğu halde; nedendir bilmiyorum hep misafirlerimizi gezdirmek için geliyoruz buraya. Sanırım insanın ayağının dibinde olan yerler pek kıymetli olmuyor. Ama bu sefer ki gidişimizde kesin karar verdim. Özellikle akşamları daha sık geleceğim bu göle. Göksu Gölü, Göksu Parkı olarak da söyleniyor. İçinde çok güzel kafeler, restoranlar, çocukların vakit geçirebileceği eğlenceli alanlar var. Kazlar ve ördekler var. Bir de onların mini-minnacık yavruları tabiki de...
O akşam gökyüzü de inanılmaz güzellikteydi. Bakmaya, seyretmeye bir türlü doyamadım. Bir sürü fotoğraf çekmiştim ama makinamın ayarını yanlış yaptığım için, fotoğraflar yeterince net çıkmadı. İçlerinden en iyilerini seçtim. Artık bunlarla idare edin...29 Haziran 2008 Pazar
Yine bir mekan, yine yeni bir AVM...
AVM'nin koridorlarında gezerken; yorulanlar dinlensin diye işte bunlardan koymuşlar. Tasarımı çok ilginç, acayip beğendim. Sanki birileri üzerine oturmuş da; izleri kalmış gibi. Çok değişik bir dizaynı vardı. Ayrıca test ettim. Oturdum, kesinlikle çok rahat. Özellikle de; beyler hanımlarını saatlerce beklerken, rahat etsinler diye düşünülerek tasarlanmış bunlar...27 Haziran 2008 Cuma
Dilek kapınız açık mı?..(2)
Neyi mi?
Şu isteklerim vardı ya, gerçekleşmesini istediğim hani. İşte onlardan biri gerçekleşti. “Dilek kapınız açık mı?..” başlıklı yazımda birazcık bahsetmiştim ama ne olduğunu yazmamıştım. Çünkü henüz olayın şokundaydım, bir türlü bu konuyla ilgili yazmak istemedim. Bu olayı sindirmek istedim, kendimce…
İsteklerimin içinde: “Yıllardır göremediğim, izini kaybettiğim Almanya’da ki arkadaşımı bulmak diye bir cümle vardı…
Evet, işte bu isteğim gerçek oldu. Bahsederken bile hala inanamıyorum. Artık onu bulacağıma hiç ihtimal vermiyordum. Sonunda, O beni yıllar sonra buldu ve telefonla aradı. İşyerine ait numaramdan aramıştı. Önce kendisini tanıyamadım. Beni birisi işletiyor diye düşündüm. Bir arkadaşım daha vardı aynı isimde; ilk önce o zannettim ama sesi benzemiyordu ona. Sonra onu hatırladım ama sesi değişmişti, yıllar önceki sesine benzemiyordu…
Kendisiyle en son 22 yıl önce görüşmüştük. Ben Ankara’ya, O da benden birkaç yıl sonra Almanya’ya taşınmıştı. Yıllarca beraber yaşamıştık Kastamonu’da. Birlikte gülmüş, birlikte ağlamış, birlikte oynamıştık. Onunla çok güzel günlerim geçmişti. Onu unutmama imkan yoktu. Benim için yeri ayrıydı, farklıydı. Kim bilir görüşebilseydik, daha ne güzel günler geçirebilirdik. O benim biricik, izini kaybettiğim çocukluk arkadaşımın ta kendisiydi. Ona yanılmıyorsam en son 1990-1991 yılında mektup göndermiştim. Beklemiştim ama ondan cevap gelmemişti. Daha sonra bir kere daha ve son bir kez daha yazmıştım ona. Ama ondan bir türlü cevap gelmiyordu. Telefon numarası zaten bende yoktu. O yıllarda ülkeler arası telefon görüşmesi inanılmaz pahalı olduğu için zaten arama imkanım olmazdı. Böyle düşünmüşüz ki; telefon numaralarını birbirimize vermeyi akıl edememişiz…
O yıllarda onunla böylece koptuk. Onun benim adresimi kaybetmiş olabileceğinden başka bir şey aklıma gelmiyordu. Bu düşüncemle birlikte yıllar geçti. Ta ki geçen sene facebook sitesine üye oluncaya kadar. Belki onu bu siteden bulabilirim diye o kadar çok heveslenmiştim ki…
Ama olmadı, hayallerim suya, hem de öyle derinlere düşmüştü ki. Arkadaşım Gülay’ın facebook sitesine kayıtlı olmadığını görünce çok üzülmüştüm. Sonra sürekli bu siteye girdiğimde onu aramayı sürdürdüm. O yine yoktu, yine. Bir sürü arkadaşımı bulmama rağmen bir türlü onu bulamıyordum. Artık ümidimi de yitirmiştim. İnşallah hayattadır ve ona bir kötü bir şey olmamıştır diye düşünmeye falan başlamıştım…
İşte sonunda geçen hafta o beni bulmuştu. Google amca da; yıllarca benim adımı, soyadımı ve kardeşlerimin adını, soyadını sürekli arayarak belki bir yerlerde onlara rastlar; bir adres bir telefon numarası bulabilirim diye. Sonunda kardeşimin adı ve soyadından bir telefon bularak kardeşime, ondan da bana ulaşmış. Canım arkadaşım benim aslında beni yıllarca aramış. Ama benimle aynı ismi ve soyadını taşıyan, benimle alakası olmayan yanlış kişilere ulaşmış. Benim de adıma kayıtlı hiçbir telefon numarası yok ki! Keşke olsaymış, keşke!..
Bu olanlardan sonra uzun uzun birbirimizle mailleştik. O beni aradı, telefonda konuştuk, birbirimizin seslerini duyduk. Yıllar sonra hazine bulmuş gibi oldum. Tarifi mümkün olmaya duygular yaşadım. 22 yıldır görüşmüyor olsak dahi; bıraktığımız yerden tekrar başlayabildik. Bu benim için o kadar önemli ki. Demek ki; o benim hayatımda ne kadar önemliymiş, onu ne kadar çok sevmişim. Artık onu bir daha kaybetmek istemiyorum. Halen daha onunla konuştuğuma, onu bulduğuma inanamıyorum. İnşallah en kısa zamanda da kendisiyle görüşmeyi istiyorum…
Onu meğerse nasıl sevmişim, ona nasıl değer vermişim. 22 yıl boyunca görüşememek bile bizi ayırmaya, birbirimizi unutup, vazgeçirmeye yetmemiş ve yetmeyecek de!..
Canım benim, Gülaycım sana kavuşmak uzun zaman aldı ve çok zor oldu ama bir daha ayrılmamak dileğiyle…
21 Haziran 2008 Cumartesi
Dilek kapınız açık mı?..
Gizemcim; senin iç güdülerin, altıncı hissin meğerse ne kadar kuvvetliymiş. Benim ”dilek kapım” meğerse; açıkmış, bunu öğrendim…
O yazımda yazdığım isteklerimin arasından; çok istediğim ama gerçekleşmesine hiç ihtimal vermediğim isteğim gerçekleşti. Hem de aniden, gizlice, birdenbire gerçekleşiverdi. Ben bile hala inanamıyorum. Hayal gibi bir şey yaşadığım…
Gerçekleşme tarihi: 19 Haziran Çarşamba…
Yıllardır istediğim şey, ne oldu da gerçekleşmek istedi acaba?..
Aslında kendim bile hala inanamıyorum bu işe. Sanki rüyamda gördüğüm; yaşadığımı zannedip, kendimi bununla kandırdığım birkaç dakikadan ibaret sanki. Rüya mı, gerçek mi diye hala sorguluyorum kendimi. Yani tam anlamıyla kendim bile içime sindiremedim bu olayı…
Demek ki; insanın çok istediği bir şeye hazırlıksız yakalanması da, kolay bir şey değil. Bunu anladım. Beklenmedik ani gelişen kötü şeyler gibi, iyi şeyler de insanı allak bullak edebiliyor...
Ne kadar zor bir durummuş aslında. Çok sevindim, şaşırdım, mutlu oldum ama içgüdüsel olarak hazır değilmişim demek ki…
Bekleyin bu yazımın devamı gelecek. İçime sindirdiğimde; koşa koşa, bayıla bayıla gelecek, emin olun!..





















