27 Eylül 2008 Cumartesi
Güneş ile aranı iyi tut...
17 Eylül 2008 Çarşamba
"Tatil" demek...
Uzun bir aradan sonra döndüm, burdayım. Aslında gitmeden birşeyler yazmıştım. Ama yorgunluktan yayınlamayı unuttum. Neyse güzel bir tatildi, sona erdi işte. Tatilden sonra genelde hüzünlenirim. Geçirdiğim günleri özlerim. Yine hüzünlendim. Bu kadar fotoğrafı yayınlayınca hatırlamamak mümkün mü?..Benim için "tatil" demek;
Sürekli maviyi görmek, denizi hissetmek demek...
Sürekli yeşili görüp, onu koklamak demek...
Her sabah; kaldığımız odada, bu manzara ile uyanmak demek...
Her günü bu manzarayla bitirmek demek...

Palmiyelerin altında serinlemek demek...
Her sabah bıkmadan, usanmadan "pan cake ya da krepi, bal ve taze dilimlenmiş portakal" ile yemek demek...
Her gün sahilde "güneşin batışını" büyük bir aşkla izlemek demek...
İşte "tatil" denince; bu yıl benim için aklımda kalacak olanlar bunlardı...
Her tarafta saksıların içinde inanılmaz güzellikte açmış çiçeklerden vardı. Hergün onları ellerimle sevdim, okşadım...
Otelin bahçesinde bir kaç tane "nar ağacı" vardı. Ankara'da böyle ağaçlar göremediğim için çok hoşuma gitti. Aslında narlar olmamışdı ama ben yine de bir tane koparmak istedim. Ama koparmadım; olmamış narı yiyemem diye...
Otelin duvarına yapılmış olan bu "uçan at heykeli" ni çok beğendim. Bu heykel otelin amblemi aslında...22 Ağustos 2008 Cuma
Sevgili krepim ve doğal marmelatım benim...
Dün akşam; eve girer girmez soluğu, mutfak da aldım. Çok mu susadın diyeceksiniz belki ama hayır susamadım. Bir anda işten eve dönerken, servisin içindeyken canım krep çekti. Evet ya krep. Bayılırım krepe. Ara sıra evde yaparım. Her ne kadar; yazın gittiğim otellerde ki aşçıların yaptığı kadar güzel olmasa da, benim yaptığım bana yetiyor...klşii18 Ağustos 2008 Pazartesi
Güzel mi, güzel bir fotoğraf...
Yukarıdaki fotoğraf bana ait değil, ben çekmedim, şimdiden söyleyeyim. Bana ait değil ise, kime mi ait?..
.
.
Ya, siz beğendiniz mi?..
12 Ağustos 2008 Salı
Marmaris'i özledim...
Bu manzaraya bakıp da aşık olmamak elde değil. Böyle bir yerde yaşasam hiç yaşlanmam...
Otelde bulunan bu bilgisayar bölümüne bayıldım. Daha önce bu kadar modern bir bilgisayar kullanma takımı görmemiştim. Tasarım harika. Eve de böyle bir şey alsak ne güzel olurdu. Değil mi aşkım?.. (Cevabı: "evet" olmalı)
Odanın manzarası nasıl ama? Ben böyle bir manzaraya bakan odada bir ömür yaşayabilirim. Kesinlikle bıkmam, sıkılmam...
Fotoğraflardaki oteli Jolly Tur’da gezinirken keşfettim. Marmaris’de kurulmuş süper bir tesis. Beğenenler ve gitmek isteyenler olursa diye otelin adı: “Club Resort Select Maris”. Yaz tatiline gitmek için geri sayıma başladım. İnşallah kısa bir süre sonra tatilime, denizime, kumuma, açık büfe yemeklerime kavuşacağım. Bu yıl biraz geç kaldık. Artık çok bunaldım, bir an önce gitmek; denizin masmavi sularında kaybolmak, bıkıncaya kadar sudan çıkmak istemiyorum…
Yukarıda ki tesisi çok beğendim. Gitsem kesinlikle hiçbir sorun yaşamadan, memnun kalacağıma eminim. Ama ne yazık ki; bu tesisi çok geç buldum. Marmaris’e kesinlikle Eylül ayında gidilmeli. Bu konuda acayip tecrübe kazandım da. Marmaris’e ilk 2001 yılının eylül ayında, hatta 11 Eylül’de gittim. Newyork’da ki İkiz Kulelerin yıkıldığı, o felaketin yaşandığı anda ben otele giriş yapmıştım. O yüzden gittiğim tarihi hiç unutmuyorum. Neyse Eylül ayının ortalarında deniz inanılmaz ılıktı. Hiç üşümeden uzun süre denizde kalabiliyorduk. Daha sonra Marmaris’e ikinci gidişim ise 2004 yılında oldu. O sene Temmuz ayının ortalarında gitmiştik. Gittiğimize çok pişman olduk. Çünkü; denizi acayip serindi. Ben normalde sıcak yerine serin deniz suyunu severim. Ama ben bile inanın giremedim. Girsem dahi on beş dakika bile zor dayanıp, ayaklarım çok üşüdüğü için denizden çıkmak zorunda kalıyordum. Bizi bu konuda hiç uyaran olmamıştı. Yani; “Eylül ayından önce Marmaris’e gitmeyin sakın, yoksa denizinde donarsın, çok serin olur denizi” diye. Acayip bir tecrübe edindik; aşkım ve ben. Asla Eyül ayından önce Marmaris’e gitmem. Bunu geç de olsa öğrendim. Buradan ilgilenenlere duyurulur…
Marmaris’i çok özledim aslında. En beğendiğim tatil beldesi orası. Özellikle de Marmaris’in İçmeler mevkii. Marmaris’in içindeki deniz girilemeyecek kadar pisti. Ama İçmeler koyu 15-20 dk. mesafede olmasına karşın denizi tertemiz, pırıl pırıldı. Çok özledim oraları. Özellikle de dağlarla çevrili olması, denizin enginliği ile dağların o kocaman kasvetinin birleşmesi çok güzel. Seviyorum ve çok özlüyorum Marmaris’i…
Belki de; Ramazan Bayramı tatilinde yukarıda ki otele gitmek kısmet olur. Eğer siz gitmeyi düşünürseniz kesinlikle Eylül ayında gidin. Çünkü Marmaris’in denizi ancak ısınıyor. Ama benim gibi deniz kuşu değilseniz; o zaman hiç fark etmez her an gidebilirsiniz…
5 Ağustos 2008 Salı
Cinsi Pug, adı "Junior"...
Uzun zaman oldu biliyorum. Her gün "bugün mutlaka bloğuma bir şeyler yazacağım" dedim ama başaramadım. Olmadı, yapamadım ya da vakit bulmayı beceremedim. Ne derseniz deyin, ama yazmayı çok istediğimi ve yazamadığımı bilin, benim için yeterli. Bu arada okumak isteyip de; okuyamadığım takip ettiğim bloglarda yazılan yazılar da birikti. Nasıl okuyacağım, nasıl zaman yetecek bilmiyorum... .
İş yerinde işler acayip yoğundu. Üç hafta boyunca çok yoruldum, bunaldım. Geceleri geç çıktık işyerinden (fazla mesai yaptık hehehehe!..) Neyse artık bitti ve rahatladık, rahatladım...
.
Bu arada kızkardeşim Ankara daydı. Eşimin kızkardeşi de Ankara'ya geldi. Bu yüzden de yazmaya hiç vakit bulamadım. Onlarla olmak çok güzel. Çok özlüyorum her ikisini de. Keşke Ankara'da yaşasalar! Duydunuz mu beni? Banu ve Deniz sizlere sesleniyorum. Ankara'ya taşının, aramızdaki uzak mesafelerden nefret ediyorum. Çok güzel yaşanılan günlerden ve beraberliklerden sonra "veda etmekten" nefret ediyorum. Bu beni her seferinde çok üzüyor, mahvediyor. Kardeşimin ve yeğenlerimin gitmesine çok az kaldı. Geri sayım başladı. Üzülüyorum işte...
Tanıştırmayı unuttum, afedersiniz! Yukarıdaki beyfendinin adı: "Junior". Kendisi kızkardeşimin köpeği. Onlarla birlikte Antalya'dan geldi. Kardeşim bende kalırken, o da bizde kaldı. Çok uysal, çok tatlı bir şey. Onunla ilgili bir yazım vardı. Baktım da; 8 Şubat tarihinde yazmışım o yazıyı. Okudum, çok hoş. Eski yazılarımı ara sıra okumak da iyi oluyormuş, tavsiye ederim, blog sahibi arkadaşlarıma. Sizler de arada sırada şöyle bir bakın, göz gezdirin eski yazılarınıza, çok keyifli oluyor...14 Temmuz 2008 Pazartesi
Göl - serinlik - akşam - susesi...
Burası bir göl. Su sesi var, burada su sesi. Ördekler ve kazlar yavrularıyla birlikte bu gölde gezintiye çıkıyorlar. Ama ne yazık ki; ben onları yakalayıp, çekemedim işte. Neyse kızkardeşimin Ankara'ya gelmesiyle, biz de bize çok yakın olan, ama bir türlü kıymetini bilip, gidemediğimiz gölümüzü ziyarete geldik...
Ankara'nın bu yıl akşamları acayip güzel. Gündüzleri inanılmaz sıcak varken; akşamları müthiş güzellikte, esintili, serin bir hava var. Bu uzun zamandır böyle. Oldum olası Ankara'nın bu serin akşamlarına bayılıyorum. Akşam oldu mu, evde durmak istemiyorum. Gündüzleri ise dışarı çıkmak istemiyorum. Dışarıda sıcak var, sıcak. Hem de bayıltan bir sıcak...
O akşamlardan biriydi yine. Çok kalabalık bir şekilde Göksu Gölü'ne gittik. Herkes bayıldı. Çünkü insanı resmen sarhoş edecek kadar güzellikte bir hava ve göl manzarası vardı. Böyle güzellikte bir yer bana çok yakın olduğu halde; nedendir bilmiyorum hep misafirlerimizi gezdirmek için geliyoruz buraya. Sanırım insanın ayağının dibinde olan yerler pek kıymetli olmuyor. Ama bu sefer ki gidişimizde kesin karar verdim. Özellikle akşamları daha sık geleceğim bu göle. Göksu Gölü, Göksu Parkı olarak da söyleniyor. İçinde çok güzel kafeler, restoranlar, çocukların vakit geçirebileceği eğlenceli alanlar var. Kazlar ve ördekler var. Bir de onların mini-minnacık yavruları tabiki de...
O akşam gökyüzü de inanılmaz güzellikteydi. Bakmaya, seyretmeye bir türlü doyamadım. Bir sürü fotoğraf çekmiştim ama makinamın ayarını yanlış yaptığım için, fotoğraflar yeterince net çıkmadı. İçlerinden en iyilerini seçtim. Artık bunlarla idare edin...29 Haziran 2008 Pazar
Yine bir mekan, yine yeni bir AVM...
AVM'nin koridorlarında gezerken; yorulanlar dinlensin diye işte bunlardan koymuşlar. Tasarımı çok ilginç, acayip beğendim. Sanki birileri üzerine oturmuş da; izleri kalmış gibi. Çok değişik bir dizaynı vardı. Ayrıca test ettim. Oturdum, kesinlikle çok rahat. Özellikle de; beyler hanımlarını saatlerce beklerken, rahat etsinler diye düşünülerek tasarlanmış bunlar...27 Haziran 2008 Cuma
Dilek kapınız açık mı?..(2)
Neyi mi?
Şu isteklerim vardı ya, gerçekleşmesini istediğim hani. İşte onlardan biri gerçekleşti. “Dilek kapınız açık mı?..” başlıklı yazımda birazcık bahsetmiştim ama ne olduğunu yazmamıştım. Çünkü henüz olayın şokundaydım, bir türlü bu konuyla ilgili yazmak istemedim. Bu olayı sindirmek istedim, kendimce…
İsteklerimin içinde: “Yıllardır göremediğim, izini kaybettiğim Almanya’da ki arkadaşımı bulmak diye bir cümle vardı…
Evet, işte bu isteğim gerçek oldu. Bahsederken bile hala inanamıyorum. Artık onu bulacağıma hiç ihtimal vermiyordum. Sonunda, O beni yıllar sonra buldu ve telefonla aradı. İşyerine ait numaramdan aramıştı. Önce kendisini tanıyamadım. Beni birisi işletiyor diye düşündüm. Bir arkadaşım daha vardı aynı isimde; ilk önce o zannettim ama sesi benzemiyordu ona. Sonra onu hatırladım ama sesi değişmişti, yıllar önceki sesine benzemiyordu…
Kendisiyle en son 22 yıl önce görüşmüştük. Ben Ankara’ya, O da benden birkaç yıl sonra Almanya’ya taşınmıştı. Yıllarca beraber yaşamıştık Kastamonu’da. Birlikte gülmüş, birlikte ağlamış, birlikte oynamıştık. Onunla çok güzel günlerim geçmişti. Onu unutmama imkan yoktu. Benim için yeri ayrıydı, farklıydı. Kim bilir görüşebilseydik, daha ne güzel günler geçirebilirdik. O benim biricik, izini kaybettiğim çocukluk arkadaşımın ta kendisiydi. Ona yanılmıyorsam en son 1990-1991 yılında mektup göndermiştim. Beklemiştim ama ondan cevap gelmemişti. Daha sonra bir kere daha ve son bir kez daha yazmıştım ona. Ama ondan bir türlü cevap gelmiyordu. Telefon numarası zaten bende yoktu. O yıllarda ülkeler arası telefon görüşmesi inanılmaz pahalı olduğu için zaten arama imkanım olmazdı. Böyle düşünmüşüz ki; telefon numaralarını birbirimize vermeyi akıl edememişiz…
O yıllarda onunla böylece koptuk. Onun benim adresimi kaybetmiş olabileceğinden başka bir şey aklıma gelmiyordu. Bu düşüncemle birlikte yıllar geçti. Ta ki geçen sene facebook sitesine üye oluncaya kadar. Belki onu bu siteden bulabilirim diye o kadar çok heveslenmiştim ki…
Ama olmadı, hayallerim suya, hem de öyle derinlere düşmüştü ki. Arkadaşım Gülay’ın facebook sitesine kayıtlı olmadığını görünce çok üzülmüştüm. Sonra sürekli bu siteye girdiğimde onu aramayı sürdürdüm. O yine yoktu, yine. Bir sürü arkadaşımı bulmama rağmen bir türlü onu bulamıyordum. Artık ümidimi de yitirmiştim. İnşallah hayattadır ve ona bir kötü bir şey olmamıştır diye düşünmeye falan başlamıştım…
İşte sonunda geçen hafta o beni bulmuştu. Google amca da; yıllarca benim adımı, soyadımı ve kardeşlerimin adını, soyadını sürekli arayarak belki bir yerlerde onlara rastlar; bir adres bir telefon numarası bulabilirim diye. Sonunda kardeşimin adı ve soyadından bir telefon bularak kardeşime, ondan da bana ulaşmış. Canım arkadaşım benim aslında beni yıllarca aramış. Ama benimle aynı ismi ve soyadını taşıyan, benimle alakası olmayan yanlış kişilere ulaşmış. Benim de adıma kayıtlı hiçbir telefon numarası yok ki! Keşke olsaymış, keşke!..
Bu olanlardan sonra uzun uzun birbirimizle mailleştik. O beni aradı, telefonda konuştuk, birbirimizin seslerini duyduk. Yıllar sonra hazine bulmuş gibi oldum. Tarifi mümkün olmaya duygular yaşadım. 22 yıldır görüşmüyor olsak dahi; bıraktığımız yerden tekrar başlayabildik. Bu benim için o kadar önemli ki. Demek ki; o benim hayatımda ne kadar önemliymiş, onu ne kadar çok sevmişim. Artık onu bir daha kaybetmek istemiyorum. Halen daha onunla konuştuğuma, onu bulduğuma inanamıyorum. İnşallah en kısa zamanda da kendisiyle görüşmeyi istiyorum…
Onu meğerse nasıl sevmişim, ona nasıl değer vermişim. 22 yıl boyunca görüşememek bile bizi ayırmaya, birbirimizi unutup, vazgeçirmeye yetmemiş ve yetmeyecek de!..
Canım benim, Gülaycım sana kavuşmak uzun zaman aldı ve çok zor oldu ama bir daha ayrılmamak dileğiyle…
21 Haziran 2008 Cumartesi
Dilek kapınız açık mı?..
Gizemcim; senin iç güdülerin, altıncı hissin meğerse ne kadar kuvvetliymiş. Benim ”dilek kapım” meğerse; açıkmış, bunu öğrendim…
O yazımda yazdığım isteklerimin arasından; çok istediğim ama gerçekleşmesine hiç ihtimal vermediğim isteğim gerçekleşti. Hem de aniden, gizlice, birdenbire gerçekleşiverdi. Ben bile hala inanamıyorum. Hayal gibi bir şey yaşadığım…
Gerçekleşme tarihi: 19 Haziran Çarşamba…
Yıllardır istediğim şey, ne oldu da gerçekleşmek istedi acaba?..
Aslında kendim bile hala inanamıyorum bu işe. Sanki rüyamda gördüğüm; yaşadığımı zannedip, kendimi bununla kandırdığım birkaç dakikadan ibaret sanki. Rüya mı, gerçek mi diye hala sorguluyorum kendimi. Yani tam anlamıyla kendim bile içime sindiremedim bu olayı…
Demek ki; insanın çok istediği bir şeye hazırlıksız yakalanması da, kolay bir şey değil. Bunu anladım. Beklenmedik ani gelişen kötü şeyler gibi, iyi şeyler de insanı allak bullak edebiliyor...
Ne kadar zor bir durummuş aslında. Çok sevindim, şaşırdım, mutlu oldum ama içgüdüsel olarak hazır değilmişim demek ki…
Bekleyin bu yazımın devamı gelecek. İçime sindirdiğimde; koşa koşa, bayıla bayıla gelecek, emin olun!..
17 Haziran 2008 Salı
Benimkisi zararsız bir merak...
12 Haziran 2008 Perşembe
Muzlu kek...
O kadar kararsızdım ki; acaba kakaolu mu yapsam, yoksa muzlu mu yapsam diye. İkisi birden karışsın, karışık olsun istemedim.Çünkü; kakao, muzun tadını kapatabilirdi. Bilirsiniz kakao, lezzet olarak daima baskındır. Uzun süren kararsızlığımın sonucunda; ikisini de yapmaya karar verdim. Ne zaman mı? Geçen hafta cumartesi günü…Bu kararsızlıklarım yok mu; beni öldürüyor. Bir türlü sonlandıramadığım huylarımdan birisi işte. Ne yaparsın…
Sonuçta ikisi de bir güzel fırında piştiler. Evimin içini; müthiş bir şekilde tazecik mis gibi kek kokusu kaplamıştı. Kekimin biri kakaolu, diğeri ise muzlu oldu. Keki oldum olası çok severim, bayılırım. Ama ev keklerine. Öyle pastane ya da hazır keklere falan değil yani...
İlk defa deneyip, yaptığım muzlu kekin tarifine gelince; çok kolay, çok! Herkesin sonuçta bildiği, klasik bir sade kek tarifi vardır herhalde. Eğer ilk defa kek yapmıyorsanız bu ölçüleri havada karada biliyorsunuzdur zaten. O yüzden uzun uzun malzeme listesini yazmayacağım ve kısa keseceğim. Kekinizi hazır hale getirdiniz; hani bütün malzemeler karıştı ve kek bekliyor ya, işte tam bu sırada içine:
- 2-3 adet küt şeklinde, göz kararı kesilmiş muz,
- 1 çay bardağı hindistan cevizi,
- Bir de ½ çay bardağı ya da daha fazla kırılmış fındık kırığı,
Bunları da hazırlayıp, kek malzemenizin içine ilave ediyorsunuz ve karıştırıyorsunuz. Artık kekinizi fırına koyabilirsiniz.Kekiniz hazır! Evet yapacağınız tek şey bu işte. Kesinlikle muzlu keki deneyin derim, çünkü seveceğinizi düşünüyorum. Aslında sizi bilmem ama ben bayıldım. Kendim yaptım diye değil; “bir kek canavarı olarak” nedense ben çok beğendim. Neden daha önce yapmamışım, denememişim diye hatta kendime bile kızdım, söylendim. Meğerse muz, keke ne kadar güzel, farklı bir lezzet veriyormuş. Ama hindistan cevizi ve fındık kırıklarının da hakkını yememek lazım. Onlar da; muzla birlikle çok güzel bir üçlü oluşturdular hani…
İşte kek maceram geçen hafta böyleydi. Zaten bizim evde mutlaka bir şekilde kek pişer. Her ne kadar ben fazla kalori içerdiğinden dolayı, yapmayı ertelesem de; bu lezzetten fazla uzak kalamıyorum. Ne yaptıysam ondan bir türlü vazgeçemedim…
E dediğim gibi; çünkü ben “bir kek canavarıyım”…
9 Haziran 2008 Pazartesi
"Fotoğrafın Dili" (4)
****
Hiçbir zaman gülmedi ki yüzüm. Oysa ne güzel hayallerim vardı. Ben de çocuk olmuştum, ben de genç bir kız olmuştum. Sevilmek, değer verilmek, okumak, bisiklete binmek, pasta yemek, sıcacık bir ev, annemin elinden yemek yemek, şımartılmak, okşanmak istemiştim…
*******
Hayat öyle bir savurdu ki beni; istediğim çok şeymiş gibi, bu isteklerim için beni mahvetti. Hiçbir suçum yokken, hiçbir zaman hiçbir şeyim olmadı. Ne annem, ne babam, ne işim, ne param, ne de sevgim. "Hiç bir şey" olarak dünyaya gelmişim meğerse...
Hayatta olması gereken hiçbir şeye sahip olamadım. Kırmızı yeni ayakkabılara, doğum günü pastama, hatırlanmaya, mis gibi kokan yemeklere, en başta da sevgiye…
Hiç sevgi görmeden, savrula savrula büyüdüm. İtildim, aşağılandım, hor görüldüm, hiç sevilmedim…
Neden? Neden sevilmedim ben?..
Hak etmedim mi ben sevgiyi, sevgi dolu sıcacık bir yuvayı?..
Neden? Benim neyim eksikti sizlerden?..
Neden benim de olmadı bunlar?..
****
İşte; beni bu hale getiren, bana yıllarca bu acılı hayatı yaşatan kim, kimler? Neden? Ben ne yaptım sizlere, benim suçum ne?..
Düşündüm de; benim suçum, dünyaya gelmiş olmak. Ben mi istedim bu dünyaya gelmeyi? Doğmadan önce bana mı sordular; "Dünyaya gelmek ister misin" diye. Ama bilseydim böyle bir hayatı yaşayacağımı, bana yaşatacaklarını…
İnan bana; ne bu dünyaya gelmek, ne de böyle acımasızca bir hayatı yaşamak isterdim. Böyle bir şeyi bir kere bile düşünmezdim…
*****
-Neden bu soğukta; burada, tek başınıza merdivenlerde oturuyorsunuz?
-Eviniz nerede?
-Sizi evinize götüreyim mi?” diye sormuştum yaşlı teyzeye. Yanına yaklaşarak; ona yardım etmek, onu dinlemek istemiştim…
Onun çok yorgun, çok mutsuz ve bir o kadar da, muhtaç bir hali vardı…
Ama o hiçbir şey söylemedi, cevap bile vermemişti bana. Birkaç defa daha tekrarladım sorularımı ama hala cevap vermemişti. Ben ayakta öylece ondan bir cevap bekledim. Yüzüme bakıp, bir şeyler söylemesini bekledim…
O bir süre sonra, sadece gözlerime bakmıştı. Öyle bir bakmıştı ki; gözlerimden yaşlar boşalmaya başlamıştı, durduramamıştım onları ve sonra bana yukarıda yazdıklarımı yazdırmıştı…
Evet “bir bakış” bana neler hissettirip, neler yazdırmıştı…
7 Haziran 2008 Cumartesi
Bu aralar istiyorum, hem de çok...
Kumsalda yan gelip, yatmak...
Gölgede, şezlongda uyuya kalmak, öylece denizin sesiyle...
şşşşşş
Çıkmayan ojeler bulmak...
Saç beyazlamasını önleyen bir şey, bir ilaç bulmak...
kkkkkk
Newyork’a gitmek, gökdelenlerin arasında kaybolmak ve sonsuz alışverişler...
Antalya’da ki kardeşimi, yeğenlerimi görmek...
İzini kaybettiğim; yıllardır görmediğim, Almanya’da yaşayan arkadaşımı bulmak...
Sevdiklerimle beraber bir mavi tur yolculuğuna çıkmak...
İstanbul’a gidip; yarım kalan, gezimizi tamamlamak...
Amasra'ya gitmek; güzelim salatasını & balığını yemek...
İnanılmaz rahat ve istediğim renkte bir spor ayakkabısı almak...
Sürekli her yere bu ayakkabı ile gitmek, gezmek, koşmak...
AVM’lerini gezmek, hiç yorulmadan, bıkmadan...
Yemek yapmamak, ütü yapmamak, kuruyan çamaşırları toplamamak, bulaşık makinasını boşaltmamak...
Açıkçası evle, evdeki işlerle ilgili hiçbir şey yapmamak...
Hazıra konmak istiyorum...
kkk
Daha doğrusu bir otelde, otel odasında, suit’de yaşamak istiyorum...
Her şey hazır olsun, her şey önüme gelsin istiyorum...
kkkkk
Cevap: "Evet"! Çok şey istiyorsun, hem de çok...
****
31 Mayıs 2008 Cumartesi
"Fotoğrafın Dili" (3. Çalışma)
Bu kısacık öykümü; Öykü Atölyesi 'nin düzenlemiş olduğu "Fotoğrafın Dili"(3) isimli çalışması için yazdım. İlk öykü denemem, umarım beğenirsiniz...------
Artık yeter! dedim içimden. Çıkıp, gidelim artık şu işyerinden. Neyse ben bunu diyeli yarım saat olmadı; sevgili müdürümüz:
mmç
-Artık bu kadar yeterli. Geldiğiniz için çok teşekkürler. Çok işimiz birikmiş, gördünüz mü? İyi ki, geldik ve hep beraber hallettik. Bu kadar işle hafta içi çalışamazdık dedi. İş yerinden çıkma vakti geldi. Ding dong ! dedi ve hepimiz koyun sürüsü gibi dağıldık, çıktık işyerinden…
tttttttttt
O kadar çok acıkmıştım ki. Bir an önce eve, yemeğe yetişmek istiyordum aslında. Hava da bayağı serinlemişti. Üstüm de inceydi; içim üşüdü, titredim birden. İşe giderken aslında servisimizi kullanıyordum. Ama hafta sonu olduğu için servis falan yoktu. Ben de bunu bildiğim için; işe arabamla gitmiştim. İyi ki de öyle yapmışım. Yoksa soğuktan donacakmışım. Niye üstüme bir şeyler almadıysam? Bu arada otobüs durağında otobüs beklediğimi düşünemiyorum…
oooooooo
Bir an önce arabama bindim, üşümüştüm. Yolda giderken ise; eve gidince yiyeceğim, annemim yaptığı sıcacık kıymalı kabak dolmasının hayalini kuruyordum. Derken birkaç kilometre gitmedim ki; Ayfer’i gördüm, otobüs durağında. Büyük bir ihtimalle otobüs bekliyordu. Uzun zaman olmuştu Ayfer’i görmeyeli. Birbuçuk, belki de iki yıl. Hemen arabayı sağa çekip, dörtlüleri yaktım. Büyük bir heyecenla arabadan indim ve Ayfer’in yanına gittim…
fggggggggggg
-Merhaba Ayfer, ne haber? Dedim gülerek…
**********
Beni gördüğüne çok şaşırmıştı. Aslında pek de sevinmemişti galiba. Havadan sudan kısacık bir iki dakika konuştuk. Ona kendisini eve kadar bırakabileceğimi söyledim. Kabul etmedi, gerek yok dedi. Otobüs şimdi gelir, falan diyerek geçiştirdi. Seni eve ben bırakayım, hava çok soğuk dedim. Zaten ne zamandır da; seninle görüşemedik, çok koptuk ikimiz, hadi gel lütfen dedim…
****
Neyse, sonuçta zorla da olsa geldi. Arabaya bindik. Konuşa konuşa gidiyorduk. Aslında hiç keyfi yoktu. Oysa eskiden o kadar yakındık ki, birbirimize. Ne olduysa işte kopmuştuk birden bire. Ben hep soruyordum, o sadece cevap veriyordu. Uzun zamandır birbirini görmeyen iki dostun ya da arkadaşın sohbetine benzemiyordu bizimkisi. Bana hiçbir şey sormuyordu. Sadece dinliyordu o kadar…
0000000
-Ayfer’in evini bilmiyordum. Çünkü daha önce hiç evine gitmemiştim. Eskiden aynı iş yerindeydik ve yeterince görüşüyorduk. Sadece oturduğu semti biliyordum o kadar. Ya da; bildiğimi zannediyordum...
********
Yolda ilerken; “bana yolu tarif edersen iyi olur, evini bilmiyorum” dedim. O da tarife başladı. Başka yerlere gidiyorduk. Önce tedirgin oldum…
*******
- Sen, Yıldıtepe’de oturmuyor muydun? Dedim. O da: “hayır” dedi.
- Peki nereye gidiyoruz o zaman dedim.
- Sen kullan arabayı, ben tarif edeceğim sana dedi.
*********
Daracık sokaklar, yıkıldı yıkılacak evler, neresiydi burası. Dönüşte yolu bulabilecek miydim? Korkuyordum aslında. Eve de gecikmiştim. Karnım da zil çalıyordu. Neydi bu, nereden görmüştüm Ayfer’i…
------
-Tamam, işte bu sokak. İstersen sen burada dur, girme buraya. Ben artık yürürüm dedi.
------
Yol boyunca ona tek bir soru bile sormayan ben; öylece kalakalmıştım, inanamamıştım. Onun böyle bir yerde yaşadığına, bunu nasıl benden sakladığına, neden paylaşmadığına, neden yalan söylediğine, bir sürü şeye…
--------
-Ayfer dur, dedim.
*******
Ayfer durmadı, arabadan indi ve hızlı hızlı yürümeye başladı. Arkasından bende arabadan indim, koşmaya başladım. Kolundan tutup:
**********
-Dur dedim sana, duymuyor musun, neden bir teşekkür bile etmeden gidiyorsun” dedim.
***
Ayfer cevap vermişti sonunda bana:
********
-Utanıyorum, senden utandığım için, yüzüne bakamadığım için kaçtım dedi. Arkadaşlığımız boyunca bazı şeyleri sakladım senden. Fakirliğimi, evimi, yaşadığım yeri, ailemi. Nasıl olsa işyerinde, dışarıda görüşüyorduk, beraberdik. Bunu saklamam kolay olmuştu senden. Ama sen bir gün evime gelmek, ailemle tanışmak isteyince; işte o zaman senden kopmam gerektiğini anladım. Seni aramamaya, seninle görüşmemeye başladım. Evet işte bu yüzden seni istemedim hayatımda…
********
“Fakirliğimi, yoksulluğumu görme diye, istemedim seni” dedi bana…
********
O an ne diyeceğimi, ne söyleyeceğimi bilemeden; öylece ona, o özlediğim yüzüne, güzel mavi gözlerine bakakaldım. Kilitlendim…
**********
Ayfer, öylece yürüyüp gitti, arkasına bile bakmadan. Giderken de ağlıyordu sanırım. Bense ne olduğunu anlayamamış, bitkin, şaşkın bir vaziyette kalakalmıştım. Ben ki; tam anlamıyla bir “sulu göz” olarak, gözümden tek bir damla yaş bile akmamıştı. Neden ağlayamamıştım, neden ?Sadece; “Ona” öylece arkasından bakakalmıştım…
*******
Belki de; yaşadığı yeri öğrenip, tekrar ona kavuşabilmek için öylece bakakaldım…
Doğum günün bugün...
Sen o kadar tatlı, o kadar iyisin ki. Tertemiz bir kalbin var. Uzun zamandır hayatımdasın, birlikteyiz. Umarım da hep böyle olur. Seni böyle satırlarda anlatmak, bir kaç kelime ile inan mümkün değil benim için. İyi ki doğdun, iyi ki benimlesin ve hayatımdasın. Canım benim bugün senin doğum günün. Nice mutlu, sağlıklı ve başarılı yıllara. Hayatında, herşey istediğin gibi olsun. O temiz ve iyi kalbini hiç bir şey üzmesin, üzemesin. Her zaman iyilik meleği seninle birlikte, yanında olsun...Canımsın, kuzenimsin ama benim için her zaman öncelikle kardeşimsin. Her zaman da öyle kalacaksın. Biricik Edoşum; daha nice güzel günlere ailenle, sevdiklerinle, hep birlikte. En başta senin için sağlık, sonra huzur ve sonra da mutluluk diliyorum. Canım kardeşim benim; seni çok ama çok seviyorum. Asla birbirimizden kopmayalım, ayrılmayalım, hep böyle kalalım...
29 Mayıs 2008 Perşembe
Kısacık da olsa resetlenmek güzeldi...
27 Mayıs 2008 Salı
Seveceğim seni "pepino"...
Gelelim yeni tadına bakılan, varlığından bile haberdar olmadığım şu meyvemize. Onun adı ‘Pepino’. Adını bile uzun süre hatırlayamadım. Evet aldıktan, onu yedikten sonra adını unuttum, hatırlamadım. Onu başka bir markette görünce hemen adını yazdım ki, bir daha unutmayayım diye. Şimdi onunla ilgili yazabiliyorum. Aslında onunla tanışalı nerdeyse bir ay olacak. Adını hatırlayamadığım için onunla ilgili yazamadım. Ona pepili, pepeye, pepilo diye isimler yakıştırdım. Ama ‘google’ da arama yapınca bu isimde bir meyve olmadığını gördüm. Dün markette, yediğim meyveyi görünce; hemen adını sordum ve öğrendim. Meğerse onun adı pepino’ ymuş…
Tadı kavuna benziyor sanki. Ama tatsız, olmamış kavun gibi. Yani az şekerli bir meyve. İncecik bir kabuğu var, kavun gibi kalın kabuklu değil yani. Aslında bir daha almam, yemem demiştim. Ama araştırınca çok faydalı bir bitki olduğunu öğrendim. A, B, C ve K vitaminlerini, kalsiyum ve bol miktarda potasyum içeriyormuş. Vücudumuzdaki kanser hücrelerinin oluşumunu engelliyormuş, olanları da yok ediyormuş. Kolestrolü düşürmeye yardımcı oluyormuş. Potasyum içermesinden dolayı da kan şekerini düşürüyormuş. Eeee daha ne olsun değil mi ama ?..İşte bu kadar faydasından; özellikle de kanser hücrelerini öldürüyor olmasından dolayı bu meyveyi yemeyi kabul ediyorum. Aslında meyveleri çok severim ama tadının da güzel olması şartıyla. Bu lafımın önüne geçip, tadı güzel olmasa da ‘pepino’ yu artık yiyeceğim...
Seveceğim seni pepino...
Duydun mu beni ?..
Çünkü sen çok faydalısın…
Tadın da kötü değil aslında, sadece az şekerli bir meyvesin o kadar.Yani olmamış kavun gibisin...
Dünyada o kadar çok kanserli insan var ki; bizim de buna karşı korunmamız lazım. En azından bizi bu hastalığa karşı koruyan yiyecekleri tüketebiliriz. Kanserojen gıdaların yerine, antioksidan gıdalar yani…
Yukarıda ki fotoğraf da, pepino meyvesinin yetişirken ki görüntüleri. Google'ın sayesinde buldum ve sizlere göstermek istedim. Toprağın üzerindeki duruşunu belki merak etmişsinizdir diye. Ben çok merak ettim de. Acaba ağacın üzerinde mi, yoksa karpuz ve kavun gibi toprağın üstünde mi büyüyor diye. Çok değişik bir meyve, hoşuma gitti. Ne zaman görürsem markette alırım artık. Ama her markette satılmıyor, çünkü kendisi birazcık sosyetik bir meyve galiba...23 Mayıs 2008 Cuma
Amasya-Ankara & Ankara-Amasya
Evet sonunda geldim işte. Tam onüç gün olmuş bloğuma yazmayalı. Çok utandım, şimdi. Üçbuçuk aydır nonstop yazmaktan, bitap düştüm herhalde. Mola verdim. İyi de oldu bence. 'Amasya' maceram ile başlıyorum tekrar yazmaya. 19 Mayıs tatilini fırsat bilerek, o bir günlük tatili değerlendirmek ya amacımız; Amasya'ya gittik. Aslında ilk gidişim değil. Sanırım dördüncü oldu. Orada eşimin kız kardeşi ve ailesi yaşıyor. Onları görmek, onlarla vakit geçirmek için gittik. temel amacımız buydu yani. Denizcim herşey çok güzeldi. Buradan tekrar teşekkürler, seni şimdiden çok özledim ve çok seviyorum. Yaza görüşmek üzere Ankara'da. Canım benim...
Amasya'dan bol bol fotoğraflar koymak istedim. Görmeyenler en azından görsün, akıllarında kalsın, belki bir gün gitmek isterler diye. Ankara'ya 350 km. uzaklıkta sanırım. Yolda tadilat çalışmaları vardı. Eğer olmasaydı dört saatte gidebilirmişiz. Gittiğimizde hava çok sıcak ve güzeldi. Her ne kadar daha önceden görmüş olsamda gezmek keyifliydi. Eeeee tabii ki sevdiklerinle olunca, daha bir güzel oluyor. Değil mi Denizcim? değil mi Yağmurcum? 

Şehrin içinden 'Yeşilırmak' geçmekte. Hani şu coğrafya derslerinde gördüğümüz Yeşilırmak var ya! Ha işte ta kendisi. Amasya'dakiler 'Irmak Kenarı' olarak söylüyorlar. Irmağın yanından yayaların yürüyebileceği çok güzel bir yol bulunuyor. Bu yolda yürümek gerçekten çok keyifliydi. Birde adı gibi şu akan ırmak YEŞİL renkte olsaymış. Rengi çamur gibi. Oysa ne kadar güzel olurdu; şöyle yeşil yeşil aksaydı...
Kimbilir, belki yıllar sonra bir gün, bu ırmağın suları yeşil rekte akmaya başlar. İşte o zaman, adını da haketmiş olurdu bence. Değil mi yeşilırmak ?..
Ne kadar güzel bir manzara değil mi ama? Ben buraya bayıldım. Burada çok fazla fotoğraf çekmişim. Hangisini yayınlasam diye acayi düşündüm. Karar veremedim. Burası gölet diye geçiyor. Ama gerçekmiş. Yani yapay değil. Bu fotoğrafları ben çektim. O an oradaydım. Şimdi buradayım. Ama ben o fotoğrafı çektiğim yerde, gölde olmak istiyorum. Fotoğraflara baktıkça hemde inanılmaz istiyorum...
Amasya'da beni en çok cezbeden dağlar. O yüksek dağlara bayılıyorum. Şehrin dört bir yanı da dağlarla kaplı. Barış Manço 'Dağlar' adlı şarkısını, burada askerlik yaparkan yazmış. Öyle söylediler. Ben de yeni öğrendim. Gerçekten de, böyle bir şarkı ancak böyle bir yerde yazılır, bestelenir. Bu arada Barış Manço'yu çok severdim. Onu dinlemeye bayılırdım. Buradan kendisini rahmetle anıyorum, nur içinde yatsın...Bu göletin dışında Amasya'da bir de 'Borabay Gölü' var. Ben ilk gittiğim sene orayı görmüştüm. Yeşilliklerin içinde harika bir göldü. Daha önceden gittiğim için tekrar görmek istemedim. Ama şimdi 'keşke gitseymişim, görseymişim' dedim. Doğayı, tabiatı seyretmeye doyamıyorum. Çok seviyorum işte...
Bu manzarayı da çok yüksekten çektim. Hava artık kararmaya başlamıştı. Yukarılarda, dağın tepesinde bir restoran.'Ali Kaya' dan çekildi bu fotoğraf. Dağın üzerine, tüm Amasya'yı görebileceğiniz şekilde bir yer yapmışlar. Gerçi bunun gibi bir kaç restoran daha var. Ama biz 'Ali Kaya' ya gitmek istedik. Orada bu manzaraya karşı güzel bir akşam yemeği, arkasından da semaverde çay içtik. Çok güzeldi yaaa. Deniz&Yaşar tekrar çok teşekkürler. Unutamayacağımız bir akşam geçirdik o gün. Daha önce hiç gitmemiştim. Meğerse böyle yüksekten, dağlardan aşağıya bakarak yemek yemek ne kadar güzel bir şeymiş...*****
O gün hava o kadar çok sıcaktı ki. Otuz dereceyi geçmişti. Ama restorana girdiğimizde bir süre sonra üzerimize kalın birşeyler giydik. Hava inanılmaz değişmişti, esmeye başlamıştı. Olacak o kadar. O yüksek dağın tepesine çıkarsan havanın esmesi gayet normal. Ama ben hiç şikayetçi değildim zaten. Üzerimde kalın montum vardı. O geçirdiğimiz sıcak günün ardından, bana çok iyi gelmişti doğrusu...
Giderken yaşadığım heyecan, artık bitivermişti. Çünkü dönme zamanı gelmişti. İki gece üç gün. Üçüncü günde tam değil yarımdı zaten. Evet dönüyorduk artık. Tam alışmışken birbirimize, dönmek zorundaydık. Gitmesi çok güzel, ama dönmesi ne dense hep zor oluyor. Ayrılık, aradaki mesafeler insanı zorluyor, üzüyor. Ama bir daha ki sefere kesinlikle iki gece değil, daha fazla kalacağım. Yetmiyor çünkü. Bir anda gittik, bir anda geldik. Daha fazla kalmak lazım, hasret gidermek için az bu süre...****
Dönerken bu kareyi de yakaladım ya. Yine arabanın içinde, yine yoldayız. Benim için çok anlamlı bir fotoğraf. Gökyüzü ve bulut hastayım çünkü. O bulutlar gökyüzünde o kadar değişik şekillere ve o kadar güzel renklere bürünüyorlar ki. Onların her anını çekmeyi isterdim. Bulutsuz, tek renk gökyüzü bana göre değil. Ben gökyüzüne baktığımda; değişik şekillerde ve renklerde bulutlar görmeliyim. Buna bayılırım...



















