1 Kasım 2012 Perşembe
Vakit nakittir!..
7 Eylül 2012 Cuma
Civciv ama patatesli...
20 Temmuz 2012 Cuma
Yaz & yazma...
11 Mayıs 2012 Cuma
Zen-ci bebek...
Yerim seni çikolata bebek, çok şekersin zenci bebek…
Bayılıyorum. Neye mi?.. ABD’ nin Holywood starlarının evlat edinmelerine, özelliklede zenci bebekleri…
Keşke bu özellikleri bizim Türkiye de ki zenginlerimize, sosyetik ünlülerimize, para babası amcalarımıza, teyzelerimize de bulaşsa. Onlarda evlat edinse!..
3 Mayıs 2012 Perşembe
Bebek kokusu
Bebeklik kıyafetlerini, fotoğraflarını, video görüntülerini saklayabilirim. Saklayacağım da!..
Sürekli meşguldüm o kadar sene,
Seninle doyasıya oynayamadım.
Sen beni çağırdın gel oyna diye,
Ben bir türlü zaman ayıramadım.
Giydirdim, doyurdum, seni kolladım,
Sadece bunları yeterli sandım,
Bana oyuncağını getirdiğinde,
Ben seni çoğu kez başımdan savdım.
Yatağına yatırır seni okşardım,
Sen uyur uyumaz hemen kaçardım.
Şimdi o günleri çok özlüyorum,
Keşke bir dakika fazla kalsaydım.
Hayat ne kadar kısa, yıllar ne çabuk geçti.
Ne zaman büyüdü bu küçük çocuk,
Ona dokunmak için uzandığımda,
Ellerim boş kalır, yüreğim buruk.
Artık hiçbir işim yok, yapayalnızım.
Günler çok uzun, üstelik bomboş.
Keşke isteklerini bir bir yapsaydım.
Küçük arzuların şimdi çok şirin, çok hoş
::::::::::
Alice CHASE (Dr.Abidin SÖNMEZ tercümesiyle)
25 Nisan 2012 Çarşamba
(-)
20 Nisan 2012 Cuma
Keyiflenme vakti...
17 Nisan 2012 Salı
Şans...


Hayatta emeğinin karşılığını almak ne güzel bir duygu...
Beğenilmek, övgü almak, takdir edilmek...
13 Mart 2012 Salı
Yaşlanmak is-te-mi-yo-rum...


Bende yaşlandığımda; saçlarım öyle senin gibi bembeyaz olduğunda; senin gibi güzel olacak mıyım? Yani senin saçların bembeyaz ve hala çok güzelsin. Yaşlanmanın en önemli belirtisi değil midir; beyaz saçlar, yüzdeki kırışıklıklar...
Seninle konuşuyorum, beni duyuyor musun? Beyaz saçlı bebek!... Ben de yaşlandığımda senin gibi olmak istiyorum tamam mı? Çünkü ben yaşlanmaktan korkuyorum, yaşlanmak istemiyorum. Söyle bana lütfen, bende senin gibi olacak mıyım?
Senin gibi; bembeyaz saçlı ama çok güzel...
12 Mart 2012 Pazartesi
Şaşırıyorum yine!...

Lütfen sizlere nazar değmesin diyorum. "Maaşallah"...
Mutluluğunuz daim olur inşallah...


Arda&Sinem çifti size ne oldu da, ne ara ayrıldınız? Yetişemiyorum valla ayrılan boşanan çiftlere. Ne kadar çok böyle? Çok zor herhalde mutlu olmak. Başka diyecek bir şey bulamıyorum...
Sinem'i beğeniyorum ama Arda ile birbirlerine hiç yakıştıramıyordum onu. Hayırlısı olsun. Sinem daha iyilerine layık bence...

Aslında şimdiden bu konuda bir iddia bile başlatılabilir diye düşünmüyor değilim hani?..

Vay vay vay!..
Nick Lachey de baba oluyormuş. Jessica nın EX eşi. Nick evlendi mi yoksa birlikte mi yaşıyor o bayanla onu bilemiyorum, kaçırmışım.Bir türlü mutluluğu yakalayamıyorlar. Niye olmuyorsa? Olmuyor işte!..



Pakize Suda 26 ocak da yazdığı yazısında Cansu Dere'den bahsetmiş. Yazıyı buradan okuyabilirsiniz. Belkide kendince haklıdır. Ama Cansu'nun ağzından duymadan ben yinede inanmam...
1 Mart 2012 Perşembe
Uzun zaman olmuş yaaaaa!..

Bir sene olmuş yazamayalı. Ne kadar da uzun bir süre. Bu kadar zamandan sonra nereden başlanır ki?..
Ne yazılır ki?..
Bilemedim...
Ama takip ettiğim bloglarım var. Her seferinde yazmaya niyetlendiysem de beceremedim. Vakit ayıramadım bir türlü...
Koskoca 1 yıl nasıl geçtin sen öyle, inanamıyorum. Adete bloğuma yazmayışımın "1. yaşını" kutluyorum sanki...
Yinede bugün şu anda bir şeyler mırıldandım kendimce ama, devamı gelir mi?..
Cevap: hiç bilemiyorum...
Keşke gelse!..
Neden yazamadın diye sorarsanız eğer; çooookkkk güzel ve önemli bir olaydan dolayı yazamadım. Sadece bunun hakkında yazsam sayfalar yetmez zaten. Hayatım bir anda inanılmaz değişti...
Yine anlatamadım işte herşeyi...
"Üşengecim" sanırım...
2 Şubat 2011 Çarşamba
Üzgünüm...


Üzgünüm. Bu haber beni çok üzdü...
Tanıdığım, hayatımda olan biri değil ama öyle olması da gerekmiyor zaten. Medyadan, basından, TV den tanıdığım, beni güldüren, komik, hayat dolu, gencecik yeni bir anneydi. Oğlu henüz 2 yaşındaymış. Allah rahmet eylesin, Allah ailesine ve sevdiklerine sabırlar versin. Diyebileceğim başka ne var ki?..
Bir kere daha bugün yine; "Hayatın aslında çok kısa olduğunu, her an öbür dünyaya gidebileceğimizi, aslında ölümün bize her an yakın olduğunu" anladım, düşündüm ve üzüldüm...
13 Ocak 2011 Perşembe
Baykuşlar...


Canım arkadaşım İlkay bloğunda kendi el emeği, göz nuruyla yaptığı yukarıda gördüğünüz fotolardaki 10 adet baykuşu yapacağı çekilişle şanslılara göndermek istiyormuş...
Ben olsam yapar mıydım?..
Ben olsam kıyar mıydım?..
Bilemedim...
Bu kadar güzel, özenle ördüğüm baykuşlarımı sizlere verebilir miydim acaba?..
Neyse, İlkaycım yapmış işte. Onu gönülden tebrik ediyorum. Ne yetenekli arkadaşım var mış da, haberim yokmuş. Eğer çekilişe katılmak isteyenler varsa burayı tıklayıp, katılabilirler...
Herkese ve bana iyi şanslar...
28 Aralık 2010 Salı
2011

Yeni yıla girmeye hazırlandığımız şu son günlerde, bloglarda da yeni yıl ile ilgili yazılar yazılmakta. İstekler, arzular, dilekler, listeler vs…
Aslında istenebilecek en önemli şey “sağlık”, “sevdiklerimizin sağlıklı olması ve hayatta olmaları”. Bence bu kadarı yeterli…
Ama eğer bunlardan sonra başka isteklerin var mı dersen; “neler neler…” diye cevaplarım. Çok şeyler çooookkkkk!..
Yeni yıla girme olayı bende artık fazla heyecan yapmıyor. Ne yapayım heyecanlanamıyorum işte, olmuyor. Eskiden, yaşım daha küçükken daha farklıydı. Sanırım yaşımızla da alakalı bir şey bu. Yaş ilerledikçe kişiye heyecan veren şeyler azalıyor. Keşke azalmasa!..
Ama tabi ki hala heyecanlananlar varsa aranızda onlar için bir şey diyemem. Sadece; “çok güzel, imreniyorum size, devam edin derim” o kadar…
Neyse bloglarda gezinirken sevgili Gizem’in yazısını okudum ve çok hoşuma gitti. Sizde burayı tıklayıp, isterseniz okuyabilirsiniz. İçinden geçenleri olduğu gibi anlatan yazıları okumaya bayılıyorum zaten. Çoğumuz bunu yapamadığımız ya da beceremediğimiz için takdir edilecek bir mesele bence…
Uzun lafın kısası 2011 umarım tüm güzellikleriyle, mutluluklarla gelsin hepimize, gelen gideni aratmasın diyorum…
3 Aralık 2010 Cuma
Şaşırttın beni...

Ünlülerin ya da sosyetenin özel hayatlarından bize ne, bana ne deriz, ya da hep derim…
Merak ediyoruz, TV den görüyoruz, dinliyoruz ve öğreniyoruz. Yapacak bir şey yok!Ünlü oldukları için yaptıkları gizli kapaklı işler eninde sonunda bir gün ortaya çıkıyor. Belki tanınmasalar, ünlü olmasalar asla ortaya çıkmayacak.
Sürekli bir aldatma, bir boşanma olaylarıdır gidiyor. Bir türlü mutlu olamıyorlar. Ya da olmak istemiyorlar. Ben çözemedim...
Bugünlerde ise Acun’un olayı gündemde. Ben de şaşırmadım dersem yalan söylemiş olurum. Acun’dan böyle bir şey gerçekten beklemezdim. “Şaşırtın beni Acun!” diyorum. Kızlarını ise hiç basında görmemiştim. Bugün Hürriyet gazetesinde gördüm ilk defa. Kızları çok şeker ve küçüklermiş daha…
Küçücük çocuklarının olması bile “aldatma” egosunu yenmesine mani olamamış. Tek kelimeyle “Yazık!” diyorum…
İnsanlar evliliklerine güvenip, çocuk yapıyorlar. Ama güvendikleri evlilikleri bir anda yerle bir olabiliyor, tıpkı Acun’un ki gibi. Zaten tek suçlu da Acun da değil bence. Evli ve 2 tane çocuğu olduğunu bile bile onunla 2 yıldır birlikte yaşayan 20 li yaşlardaki o sarışın zengin avcısı kadın da suçlu...
Sonuçta en çok üzülen çocuklar oluyor. Olan onlara oluyor!..
7 Ekim 2010 Perşembe
Başlık yok!..

Üç ay kadar süren aşırı sıcaklardan sonra, bugün tam anlamıyla serinledi hava…
Yağmur yağıyor, gökyüzü karanlık puslu ve gri…
Hasret kaldım bu havalara, bu ürpertici serinliğe…
Bu gün böyle bir havayla karşılaştığım için çok mutluyum…
Eylül ayı bile aşırı sıcak geçti. Neydi bu yıl böyle? Neyin acısını çıkardı ki?..
Artık bitti. Ben de rahatladım. Biraz daha sürseydi dayanamayacaktım bu sıcaklara…
Keşke hafta sonu da bugünkü gibi bir hava olsa da; evimde penceremin önünde oturup, çayımı yudumlarken, dergimi okurken yağmur kokan havayı koklasam, saatlerce pencereden öylece baksam, kendimle baş başa kalsam…
Hiç konuşmadan, sessizce öylece seyretsem sadece. Huzur veriyor bana, böyle havalarda evde olmak…
E tabi keşke bir de yanımda yavru bir pisicik olsa. Tam yukarıdaki fotodaki gibi bir şey. Onu doyasıya mıncıklasam, öpsem!..
Hadi hafta sonu, söyle bana nasıl olacaksın o gün?..
E bir de; "yavru kedi" olacak mı o gün benimle?..
20 Ağustos 2010 Cuma
Yıllar varmış!..
Bir an evvel emekli olmak,
Denizi çok temiz olan bir yerden,
Bir yazlık almak,
Bu yazlıkta 6-7 ay boyunca kalmak,
Sürekli doyasıya denize girmek,
İstediğim saatte uyanmak,
Taze taze balık yemek,
Hiç bir şey düşünmeden,
Stressiz bir yaşam,
Hayal ediyorum,
Bir aydır süren bu aşırı sıcaklar yüzünden,
Sürekli bunları düşünüyor,
Bunları yapmayı hayal ediyorum,
Oysa 15 yılım varmış, bu hayalime kavuşmak için,
Çok muş yaaa!..
25 Temmuz 2010 Pazar
Kolay&zor...
Sorgun-Side
:::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::
Zor kararlar...
Alınması, verilmesi de çok zor...
Evet ya, "karar vermek"...
Hayatınla ilgili en zor kararı vermek...
Dünyada kaç kişi benim kadar düşünmüştür ki?..
Benim kadar ince eleyip, sık dokumuştur ki?..
Bence çok azdır, sayılıdır...
Birçoğu gözü kapalı karar vermiştir ve veriyor da...
Sorgulamadan, düşünmeden, sadece istediğini yapmak için kolayca karar veriyorlar...
Ben farklıyım, hem de çok. Ama bu hiç de iyi bir şey değil...
Gününü gün eden, hiç bir şeyi, ileriyi hiç düşünmeden çok kolay kararlar alabilen, sadece kendini ve istediklerini düşünen biri olmayı çok isterdim. Yani "bencil" biri olmayı isterdim. Herhalde o zaman çok uzun yaşardım...
Karar vermek, hem de hiç düşünmeden, ne güzel bir şey!..
4 Mayıs 2010 Salı
İstisna mıyız?..
Uzun zamandır bu konuda bir şeyler yazmayı hep istemişimdir. Kısmet bugüneymiş. Haber-Türk de sevgili Elif Şafak’ın 18 Şubat 2010 tarihinde yazmış olduğu “Bu dünyada eşcinsel olmak” başlıklı bu makalesini okuyana kadarmış…
Öncelikle; “vakti olan okusun” diyorum. E tabii ki; bunu diyorum çünkü, zamanımızın en önemli sorunu “vakit”…
Ben zamanımı ayırdım, okudum. Darısı sizin başınıza!..
Toplumumuzda ve başka toplumlar da da maalesef ki; çok fazla okuyamadığımız, bizi ilgilendiren konuların dışında kendimizi geliştiremediğimiz için; çok fazla cahilliklerimiz, önyargılarımız, batıl inançlarımız var. Bunu açık yüreklilikle kabul etmemiz gerekir...
Eminim ki; bazı önyargılarımızı kolay kolay değiştiremeyiz. Bununla ilgili bilir kişilerin araştırma sonuçlarını dahi okusak, dinlesek değiştiremeyiz. Çünkü doğru sadece “biziz!”. Bizim bildiğimiz, bizim inandığımız tek doğrudur. Başka doğru olabilir mi?..
Neyse; istisnalar kaideyi tabii ki bozmaz. İstisnalar var ve olacaktır. Ama keşke daha fazla olsa!..
En azından ben şunu yapacağım: Bir nörolog doktorun yazmış olduğu makaleyi sizlerle paylaşacağım. Bakalım bu yazıyı okuma fırsatını ve sabrını gösteren kaç kişi; “istisna” olacak ve kaideyi bozmayacak? Bakalım bu makale kaç kişinin düşüncesini değiştirebilecek?..
Aşağıda ki makale Nörolog Dr. Güçlü ILDIZ’a aittir…
CİNSELLİK TERCİH DEĞİL, KİMLİKTİR...
Beyinde, her iki göz sinirinin çapraz yaparak oluşturduğu yapının hemen önünde, preoptik bölge bulunur. Preoptik bölgenin her iki beyin yarısına simetrik konumunda yerleşim gösteren birer adet “çekirdek” bulunur. Bu çekirdeklerin orijinal adı: sexually dimorphic nucleus, Türkçe açılımıyla; cinse bağlı iki farklı yapı gösteren çekirdek’dir. Her cins için farklı yapıda olan bu çekirdekler, erkeklerde kadınlara oranla 2 misli büyüktür. Homoseksüel erkeklerde öldükten sonra yapılan beyin çalışmalarında bu çekirdeklerin olması gerekenden daha küçük olduğu görülmüştür.
Anne karnında, cinsel organların gelişim döneminde artan erkeklik hormonu(testosteron) etkisiyle bu iki çekirdek büyüyerek erkek cinsel kimlik özelliğini oluşturmaktadır. Ortamda yeterli testosteron’un olmaması, dişi cinsel kimlik özelliği gelişimine neden olmaktadır. Doğumu takip eden ilk hafta sonrası, dişilerde bulunan çekirdeklerde hücre ölümünün olduğu (apopitosis) ve çekirdek boyutlarının küçüldüğü görülmektedir. Hayvan deneylerinde; çekirdekleri tahrip edilen erkekler, dişilere benzer cinsel davranış özellikleri göstermiştir.
Beyin çalışma özelliklerini sağlayan milyarlarca hücre ve trilyonlarca hücrelerarası yollar; her kişiye benzersiz akıl ve davranış özellikleri kazandırır. Bu nedenle her beyin özeldir, tektir, benzersizdir. Kişiye özel çalışma özellikleri gösteren beynin aynı cins içinde farklı cinsel davranış özelliklerine sahip olması da yadırganmamalıdır.
Cinselliği erkek ağırlığında oluşan kişi, istese bile kadınsı kimlik içine giremez. Tersi de doğrudur. Toplumsal baskılarla cinsel kimliğini yaşayamadığı ve hatta farkında bile olamadığı için mutsuz yaşam süren insanlar bugün toplumun her kademesinde bulunmaktadır.
Nörolojik bilimler referans alındığında, ana karnında belirlenen cinsel kimlik olgusu tercih ya da sapkınlık olamaz. Farklı cinsel kimlikleri kabul etmek, bilime saygısı olan toplumların özelliğidir.
Dr Güçlü Ildız
Nöroloji Uzmanı
2 Nisan 2010 Cuma
Kod adı: kıskançlık...
Bayılıyorum bu kadına. Karakterine ve yazdıklarına…
Kitaplarını okumayı da seviyorum ama daha çok yazdığı makaleler ilgimi çekiyor her nedense…
İç dünyasını, şeffaflığını dürüstçe sunabilen az sayıda yazarlardan birisi o…
Şimdi birden konuyu değiştiriyorum:
“Kıskançlık” deyince; şu anda aklınıza ilk gelen ne oldu?..
Bir düşünün bu kısacık kelime size neyi, kimi, neleri hissettirdi?..
Kıskançlık nedir? Yüzdesi ne kadarı geçmemelidir?
Ne kadar kıskanmak gerekir?..
Bunu bir ölçüsü var mıdır?..
Bu duygu nasıl saklanır, nasıl hissettirilmeden yaşanır?..
Bu duyguyu yaşamayan, hissetmeyen var mıdır?..
“Ben hiçbir şeyi, hiçbir kimseyi kıskanmadım” diyen doğru mu söylüyordur; yoksa sadece kendini mi kandırıyordur?..
Bence herkeste “kıskançlık” duygusu vardır. Olmaması olası bile değil. Ben buna inanmam. Siz inanır mısınız?..
Küçücük bebekler bile kıskançlık duygusunu taşıyorlar, biliyorlar. Tamam bu duygu var da; bunun dozu, ayarı yani oranı ne olmalı?
Bu duygunun tavan yapması, maksimum boyutlara çıkması maalesef ki; insan hayatı için tehlikeli. Kadın&erkek ilişkilerinde bu “kıskançlık” duygusu yüzünden bir çok saçma sapan suçlar işlenmekte, bazıları ölümle sonuçlanmaktadır. İnsanın bu duyguyu kontrol etme yetisinin olmaması ne acı. Keşke olabilseydi!..
Keşke “kıskançlık” duygusu ve buna benzer kötü duyguların, dürtüsü beynimizde olmasaydı. Belki insanoğlu daha mı mutlu olurdu? Kim bilir?..
Yukarıda kendisinden kısacık bahsettiğim yazarın, kim olduğuna gelecek olursam; kendileri “Elif ŞAFAK”…
Evet ya, ta kendisi. Şubat ayında kendi sitesinde ve Haber-Türk de yayımlanan bu yazısından birkaç satırı sizlerle paylaşmak istiyorum. Yazısının konusu “kıskançlık” üzerine. Yazının başlığı ise; “Yazarları sevmeyen yazarlar”…
Süper bir yazı olmuş, bayıldım. Bu yazı için zaman yaratılmalı ve tamamı okunmalı. Pişman olmayacaksınız. Özellikle de benim gibi bir blog yazarı iseniz; okuyun ve kıskanç bir yazar mısınız, yoksa değil misiniz bir karar verin bakalım…
Evet, Elif ŞAFAK’ a ait yazıdan birkaç satır :
- “Tesadüf değil, yazarların birbirlerini bırakın sevmeyi, okumaya bile tenezzül etmemeleri. Bir yazar kıskandığı bir başka yazarı katiyen okuyamaz. Öyle biri yokmuş gibi davranır.”
- “Ne zaman bir başka yazarın başarısına tanık olsak, biraz daha ölürüz biz. Çok azımız bunu bu şekilde itiraf edebilsek de!”
***Fotoğraf yine Çeşme-Ilıca'dan. Bu sıralar sayıklıyorum da orayı...







