29 Mart 2010 Pazartesi

Sadece 5 harfli...



Düşünüyorum da bazı insanlar; ufacık, küçücük, anlamsız, saçma şeyleri nasıl da büyütüp, kafalarına takıp, bunlarla bu şekilde yaşabiliyorlar ve bunu bizlere de yaşatabiliyorlar?..

Aslında sebebi var bence. Ülkemizin insanı uzun yıllardır refah ve huzur içinde yaşıyor, yaşıyoruz. “Refah” ve “huzur” kelimesinin ise anlamı büyük. Bu iki kısacık kelim ile benim anlatmak istediğim ise; “savaşsız ve barış” içinde yaşıyor olmamız. Ülkemizde Allah’a şükür olsun ki; savaş yok! Zaten olmasın da!..

Benim hatırladığım, benim hafızama yer eden, bana anlatılan büyük soykırım içeren savaşlar ise:

- Yahudi - Alman(Hitler)
- Bosna - Sırp
- Irak - ABD

Mutlaka bunların dışında da bir sürü savaşlar olmuştur ama beni etkileyenler nedense bunlar…

Zaten daha fazlasının aklımda yer etmesini de istemezdim…

Savaş ve bunun sonucunda; ölüm, açlık, sefalet ve bir sürü hayvani şiddet!..

İşte, bir çok suçsuz insan bu savaşlarda ne acılar çekti, ne buhranlar yaşadı, ne hale geldi?..

Böyle bir hayat yaşanılası değil. Keşke bu insanlar, savaş zulmüne ve diğer kötülüklere maruz kalmasaydı!..

Onların neler yaşamış olabileceği ile ilgili en ufak bir fikrim ya da fikriniz yoktur, olamaz da! Ancak empati yapabilirsiniz o kadar. O da nereye kadar…

Savaş görmüş bir insanla hiç bire bir konuşmadım, onu dinlemedim. Ama okudum; yaşanılanları her ne kadar anlatabilirse o kadarını okudum, o kadarını hissettim ve kendimi onun yerine koyarak yaşamaya çalıştım. Sonuç tabii ki büyük üzüntü ve birilerini bu olanlardan dolayı yok etme duygusu...

Maalesef ki; dünyada bir çok bebek, çocuk, yaşlı, kadın ve erkek bu savaşın içinde yaşam mücadelesi vermeye çalışıyor. Kahretsin ki; bu savaşların bir sonu yok. Irak savaşında, Bosna savaşında ve özellikle Yahudilerin yaşadığı savaşta o kadar akla hayale gelmeyecek iğrenç şiddetlere maruz kalmış ki insanlar. Olanlara, yaşanılanlar ne yazık ki; insanın inanası bile gelmiyor. Hayat bu işte:

“Sen başka planlar yaparken, başına gelenler”…

Ne güzel bir laf, ne anlam yüklü bir cümle bu. Söyleyenin ağzına sağlık…

Diyeceğim şudur ki; artık insanların küçücük, anlamsız şeylere üzülüp, hayıflanmalarını ne duymak, ne dinlemek ne de bilmek istiyorum…
Boş yere kafa şişirmekten başka bir işe yaramıyor bu anlamsız kelimeler. Bu insanlar hayatlarında hiç “savaş” görmedikleri, ne olduğunu bilmedikleri için bu kadar şımarıklar bence. Yaşadıkları bu ülkenin kıymetini ne yazık ki bilmiyorlar. Öğrenmeleri içinde “savaş” mı görmeleri gerekiyor diyorsanız:

Cevabım: Kesinlikle “Evet” olacak…

Bazı insanların yaşadıkları hayatın kıymetini bilmeleri için maalesef ki; bu gerekiyor. Uykusuz geçen korkulu geceler, her an öldürülme korkusu, sevdiğini kaybetme korkusu, tecavüze uğrama korkusu, günlerce su bulamama, günlerce yemek yiyememek, aylarca yıkanamamak, çocuğunun öldürülüşüne şahit olmak, gözünün önünde kızına ya da eşine tecavüz edildiğini görmek, ve akla hayale gelmeyecek, burada yazamayacağım işkencelere mazur kalıp, hiçbir şey yapamamak…

Savaşın sonunda da; bu insanlardan yaşamaya kaldıkları yerden devam etmesi beklenilir, hiçbir şey olmamış gibi…

Kolaysa gel ve sen yaşa, sen devam et!..

Yok ama biz yaşamayalım! O da ne demek; biz kimiz “savaş” kim ? Değil mi?..

Biz, bizler hiçbir zaman yaşamayacağız böyle kötü savaşlar değil mi?..

Bu acılara maruz bırakılmayacağız. Biz güçlüyüz. Bizlere bir şey olmaz çünkü…

Umarım bizler ve bizden sonraki nesil “savaş” denilen bu pis illeti görmez ve yaşamaz. Biz demek de istemiyorum çünkü çok bencilce. Umarım tüm dünya yaşamasın ve görmesin. Biz de görmeyelim, başka ülkeler de görmesin...

Bunu yürekten diledim, her zaman da diliyorum ve lütfen siz de dileyin…

Belki gerçek olur bir gün kim bilir?..

Uzun bir yazı oldu biliyorum. Nedense uzun yazmayı ve uzun yazıları okumayı sevmiyorum aslında...

Bu yazımın ana fikri ise kısaca:

Boş şeylere, minicik, anlamsız olaylara, saçma sapan, şımarık isteklere takılıp kalmayın, kalmayalım. Dünyada bundan daha önemli şeyler var…

Mesela; “savaş” gibi…


***Fotoğrafdaki yer: Çeşme-Ilıca, yazıyla uyumlu olsun istemedim...

24 Mart 2010 Çarşamba

...

Uzun süre ayrı kaldım bloglardan, bloglarımdan maalesef. Neler neler yazılmış, yaşanmış hepsini kaçırmışım. Üzüldüm...

O kadar insanı, uzun zamandır takip ediyorsunuz ve bir anda bırakıveriyorsunuz; tekrar eski büyüyü yakalamak, okunmayı, takip edilmeyi sağlamak zor bence. Bütün bunlar emek isteyen, sabır gerektiren şeyler. Bunları yaşadım, biliyorum...

Uzun bir aradan sonra "en çok özlediğim blogları" okumak bana büyük bir keyif verdi. Geçmişte yazılan bütün yazılarını okumam zaten imkansız. Çoğu bloglar sadece yazıyorlar. Onların çok fazla kişiyi okuduğunu düşünmüyorum. Belirli bir potansiyel elde edinceye kadar canla başla uğraşıyorlar, sonra sadece yazıyorlar. Tabiki bunların içinde istisnalar olabilir. Ama genelde böyle. Takip işi zor iş çünkü. Seni okuyan herkesi takip etmek kolay değil. Ben bunu yapıyordum ve sonunda "pes" ettim. Bundan da şikayetçi değilim...

Her gün olmasa da; özledikçe okuyorum onları ve yenilerini...

16 Mart 2010 Salı



İnsanoğlu neden hiç olmayacak bir şeyleri ister durur ki ?..
Gerçekleşmesi mümkün olabilecek ama büyük bir olasılıkla gerçekleşmeyecek şeylerin, olmasını bekler…
Belki de “ümit” denen şey bu olsa gerek…
“Ümit etmek”…
Ümit ettiğin şeyin gerçekleşmesini beklemek…
Sadece beklemek, hiçbir çaba harcamadan…
Beklemek, sonsuza dek, ölene dek…

Aslında insan yeter ki istesin, ümidini yerine getirebilir…
Bu gücün insanın beyninde olduğu, ama bunu kullanmadığını düşünüyorum…
Herkesin bir şekilde bir ümidi, bir çok umutları vardır…
Vardır da kim bilir nerelerdedir?..

Kaç kişi istediği, çok ama çok ümit ettiği şeyleri yerine getirebiliyor ki ?..
Buna ben de dahilim…
Ben de ümit ettiğim şeyleri, umutla sadece gerçekleşmesini bekliyorum…
Ama bunun için hiçbir çaba harcamıyorum...
Çünkü tembelim ve sabrım yok !..
Sadece bazı isteklerimizi “hayatın akışına” bırakıyoruz…
Yani kendiliğinden olsun istiyoruz...
“Hazıra konmak” istiyoruz…
Oysa insanoğlu yıllarca neler istemiş, neleri yapmış ?..

Ben hayatımda “tesadüfen bir rastlantı” bekliyorum…
Bunu ümit ediyorum, bunu umutla bekliyorum…

12 Ocak 2010 Salı

PEMBE DÜSLERİMDEN SENFONİLER …

“Hayat” sen ne kadar hızlısın…

Dur ! Yavaşla biraz…

Lütfen !..

Bu hızının sebebi ne ?..

Merak ediyorum, bu hırs niye ?..

Lütfen, izin ver de, “dünya biraz daha yavaş dönsün”…

Günler, dakikalar, o güzel anlar…

Biraz daha yavaş geçsin, içimize sinsin …

Lütfen buna izin ver…

Lütfen 2010 çabucak geçip, bitmesin...

22 Aralık 2009 Salı

Eski yılımız bitmeden...



Bir yıl daha bitmek üzere. Aslında sona eren her yılın, hem güzel hem de acı bir yanı var…

Hayallerle ve isteklerle dolu yepyeni bir yıla daha kavuşmak; doğrusu güzel ve heyecan verici. Ama bir yaş daha yaşlanıyor olmak ise “yeni yılın” kötü tarafı bence...

Neyse biz iyi tarafından bakarak yani birazcık “Pollyannacılık” oynayarak iyi şeyler düşünerek bu yıla girelim. “Pollyanna” deyince aklıma bir şeyler geldi. Bununla ilgili kitabı bana okumam için halam vermişti. Yalnız; o zaman kaç yaşlarında olduğumu hatırlamıyorum. Kitabı okuyup, bitirdiğimde ise “Pollyannacılık” oyununu oynayacağıma kendi kendime söz vermiştim. Bir yandan da; “Neden bu kızın karakterini örnek alıyorum diye, kendime kızıyordum”…

“Pollyanna karakteri” zaten hiçbir zaman gerçek olmadı. Onu oynayabilmek ya da onun gibi biri olabilmeyi başarmak gerçekten de çok zor. Zaten bir süre sonra onun gibi biri olamayacağına karar vermiştim. Şimdi düşünüyorum da; o küçücük, çocukluk yıllarımda sanki çok kötü biriymişim gibi, kendimi “Pollyanna” gibi olmaya zorlamam, ne kadar komik ve acı…

Aslında bahsetmek istediğim şey; yukarıdaki fotoğrafları olan mükemmel hazırlanmış iki farklı sofra. İşte asıl konu buydu. İkisine de bayıldım. Yeni yıla iki sofradan birinde girmek istiyorum inanın. Ama bende bu sofraları hazırlayabilecek bir “ENERJİ” maalesef yok. Yukarıdaki gibi hazırlanmış sofrası olan bir eve; misafir olarak gitmeyi gerçekten de çok isterdim. İkinci fotoğrafta, masadaki ağaca yerleştirilmiş olan küçük kartlarda ise; yeni yıl hediyelerimiz saklı olmalı. Yani saat tam 24:00’ ü gösterdiğinde; evde bulunan herkes sırayla istediği kağıdı ağaçtan seçip, almalı. Kağıdı açtığında ise; kendisine çıkmış olan sürpriz hediyesinin ne olduğunu öğrenmeli...

İnanın, bu konuda enerjim olsa bu yıl böyle bir sofra ve bu şekilde bir hediye ağacıyla uğraşabilirdim..

Ama eminim ki bu yıl da; diğer yıllarda olduğu gibi isteyip de, bir türlü yapamadığım şeylerle geçip, gidecek. Ama doğru olan bu değil ki!..

Doğru olan: “İstediğimiz şeyleri gerçekleştirebilmek ve bunun için emek sarfedebilmek”…

Bakalım 2010’da hangi isteklerimi gerçekleştirebileceğim?..

Dünyadaki iyi kalpli insanlara, sadece iki şey diliyorum:

“Mutluluk ve Sağlık” ya da “Sağlık ve Mutluluk”…

Bir de; "Yeni Yıl" sana seslenmek istiyorum:

-Eski yılı kıskandır ve ondan daha güzel bir yıl ol!..

-Tamam mı?..

12 Aralık 2009 Cumartesi

Burası neresi?..



Biraz kurak, biraz yeşildi sanki. Ya da bana öyle geldi. Biraz da sessiz ve ıssız…
Önce ben neredeyim diye merak ettim. Sonra yoldan geçen insanlara sordum: “Burası neresi” diye!..

Duyunca inanamadım. Amerika da; Californiya’ya bağlı “San Ramon” diye bir yerdeymişim meğer.

-“ Allahallah” dedim kendi kendime…

Şok geçirdim. Şokun sonunda, kendime geldiğimde; “Ben neden New York değil de, San Ramon’daymışım” diye sinirlendim. Kime kızıyorsam o da belli değil bu arada!..

-“Ben Amerika’da gitsem gitsem Newyork’a giderdim. Neden buraya gideyim ki? Ne işim var benim San Ramon’da?” diye söylenirken;

Birden “rüya” olduğunu fark ettim. Rüyada olunca işte ancak bu kadar oluyormuş demek ki! Newyork isterken, lotodan San Ramon çıkmış bana da haberim yokmuş. Ama sonra gördüm ki; San Ramon’da olmamın bir sebebi varmış. Hiç beklemediğim, ummadığım birisi orada yaşıyormuş. Uzun zamandır, yıllardır görmediğim eski bir arkadaşım. Onu görür görmez, hemen tanıdım. Fazla değişmemiş, bence aynıydı. E birazcık saçlarının rengi koyulaşmış. Onu en son gördüğümde saçlarının rengi daha açıktı. Bazı insanların saçlarının rengi; tuzlu suya yani denize girince açılır. Doğal bir sararma olur saç renginde. Ama bu herkeste olmaz. İşte onda değişen tek şey saçlarının rengi ve modeliydi. Değişen başka hiçbir şey yoktu.

Rüyamda bile olsa onu tekrar bu kadar yakından görmek müthiş bir şeydi. Çok güzeldi. Onunla ilgili kendisine bir şeyler soramadan görmekte olduğum rüyam bitiverdi. Oracıkta kalakaldım öylece. Oysa; ona sormak istediğim o kadar çok şey vardı ki!..

Umarım bir gün bu rüya gerçek olur ve onunla bir yerlerde gerçekten karşılaşırım. Belki istanbul’da, belki de Amerika’da. Kim bilir?

Velhasıl güzel bir rüyaydı. Böylece “San Ramon”u da görmüş oldum bu arada. Darısı Newyork’un başına!..

13 Ekim 2009 Salı

?..

Uzun zaman olmus, 7 ay kadar sadece...
*
Bloğuma girip, bir şeyler yazacağımı hiç düşünmemiştim artık ama nedense yazıyorum işte. Ne yazacağımı bile bilmiyorum aslında.
*
İnsanların gerçekten de içlerinden geçenleri hiç korkmadan, dürüstçe yazdıklarına inanmıyorum. Bir şeyler hep saklanıyor ve gizli kalıyor. Bazen "blog dünyasını" anlamakta zorlanıyorum. İnanılmaz bir yarış var sanki. Bu yarış ne için anlamış değilim doğrusu. Belki de bu yarışın içinde yer almak istemediğim için mi yazmıyorum ben de bilmiyorum. Nedenini tam olarak bulmuş değilim. Kendini kaptırıyorsun ve öylece gidiyor işte.
*
Neyse; "Neler zırvalıyorum ben" diyorum ve bitiriyorum. Merak ediyorum aslında: "Tekrar yazacak mıyım? Yoksa yazmayacak mıyım" diye. Hangisini istediğimi bilmiyorum. Çok da önemli değil zaten. İstediğim zaman yazabilirim. Bir kaybım yok ki!..

23 Mart 2009 Pazartesi

Arasıra...

Sonunda çocuklarının fotoğrafını görebildim. Hep merak ediyordum onları. Tanımadığım birinin çocukları merak etmek ne garip bir duygu!..

Acaba nasıl?

Ona benziyor mu?

Bunu merak etmek biraz garip çünkü; Cindy ile bir yakınlığım yok. Tanışmadık da! Ama çok beğendiğim, hayran olduğum, tanışmayı istediğim biri olduğu için ne zamandır bir yerlerde çocuklarının fotoğraflarını görmeyi hedefliyordum. O gün bu günmüş ve sonunda gördüm. Çocukları epey bir büyümüş, çok geç kalmışım görmekte. Ben iki çocuğunu da çok tatlı ve çok şeker buldum. Tıpkı Cindy gibi. Kendisine de benziyorlar zaten.

Nedir ki bu merak böyle? Neden ünlüleri merak eder dururuz. Kim kiminle, neden ayrılmışlar, nasıl aldatmış, evlenecekler mi, çocukları nasıl falan diye…

Bize ne?

Daha doğrusu bana ne?

Aslında bu tür şeylere ara sıra bakmak iyi geliyor insana. Yani magazin haberlerine . Çünkü gazetelerde ve haberlerde sürekli cinayet, vahşet ve sapıkların işlediği iğrenç olayları okumaktan ve izlemekten bıktım, yoruldum. İnsanın o günkü (+) enerjisini alıp, o gününüzü mahveden haberleri ne görmek ne de okumak istiyorum artık…

Bu tür kötü haberlerin yerine; kafayı dağıtan magazin haberleriyle oyalanmak en güzeli bence…

Uzun bir süre de; gazete falan okumak istemiyorum!..


9 Mart 2009 Pazartesi

...

Kısaca "Hayat";
*

Sen başka planlar yaparken, başına gelenlerdir!..
*
Bu aralar bu cümleye hastayım. O kadar anlamlı ki, o kadar müthiş ki...
*
Bir de bu sözü söyleyen kişinin kim olduğunu hatırlayabilirsem. Ama hatırlasam ne fark eder ki? Tanımadığım biri söylemiş işte...
*
Fazla plan yapmadan, o günü yaşamak lazım. Bu kadar çok insanın hayatını kaybettiği bir dünyada; hala hayatta isek zaten çok şanslıyız, sizler de bu yazdıklarımı okuyorsanız eğer şu an hayattasınız ve çok şanslısınız demektir. Bunun anlamını ve kıymetini ben çok iyi biliyorum...
*
Peki ya siz?..
*
Siz biliyor musunuz ne kadar şanslı olduğunuzu?..

14 Şubat 2009 Cumartesi

Yeter ki;


Anlamını bilen, bilmeden yaşayan, bu duyguyu hisseden ya da hissetmeyen, bu duyguyu yaşamadan hayatını sürdüren bir sürü insanlar dünyanın her yerinde var. Belki de bu duygudan haberdar, biliyordur ama ne yazık ki; karşısındaki insana, insanlara hissettiremiyordur...
.
Evet; "sevgiyi, sevgisini"...
.
Bu yüce duyguyu; hissederek, hissettirerek yaşamak lazım...
.
Yoksa bu dünya onsuz, yani sevgisiz yaşanmaz. Bu dünyanın sonu sevgisiz gelmez...
.
Yeter ki sev, sevgini göster. Bu göstereceğin kişi illa ki; insan olmak zorunda değil. Beslediğin bir hayvan, yetiştirdiğin bir bitki olabilir. Yeter ki ona dokun, onunla konuş, ona hissettir bu duygunu...
.
Sev, eğer sevmeyi bilmiyorsa da öğren. Hala bilmiyorsan ve hissetmiyorsan bu duygunun ne demek olduğunu dene. İnan bana bu duygudan sana zarar gelmeyecek...
.
Onsuz yani "sevgisiz" yaşanmaz. Onsuz yaşamayı da; sakın ha sakın deneme...
.
Hayatı sev, yaşamayı sev, güneşi, ağacı, denizi sev!..
.
Renkleri sev, çiçekleri sev, hayvanları sev, yağmurun kokusunu sev!..
.
Yeter ki sev! Ama iyi şeyleri, güzel şeyleri, güzel ruhları sev!..


15 Ocak 2009 Perşembe

İcat edilmedi ama hayali bile güzel...

Uzun zamandır, çok eskiden beridir istediğim; keşke dünyada böyle bir şey olsaydı dediğim bir isteğim var benim. Aslında çok ilerde bunu bulup, yapacaklarına da inanıyorum ama o günleri ben, bizler, sizler, onlar göremeyiz herhalde…
*
Eskiden de cep telefonu, uzaktan kumandalı TV’ler falan yokken de böyle elektronik şeylerin olabileceğine inanılmaz; “Yok artık, hayatta olmaz falan denilirdi”…
*
Ama insan beyni süper bir şey. Yeter ki; kullanmasını bil. Ama işte ne var ki; hepimiz kullanamıyoruz şu beynimizi. Hepimiz bilim adamı, icat profesörü olamıyoruz ne yazık ki…
*
Benim bir icadım, bir fikrim var ama. Bunu ortaya çıkarabilecek güçte bir beynim yok. Keşke olsaydı. Keşke beynimin %30’unu falan kullanabiliyor olsaydım. İşte o zaman bu icadımı ortaya çıkarabilecek, raflarda satışa sunabilecektim…
*
Henüz icat edilmemiş, icadımın ne olduğuna gelince;
*
Anlatacağım. Ama biri kopya çekip de, bunu ilerde icat ederse eğer; bu buluş benim haberiniz olsun. Çevremdeki insanlar zaten bunu hep istediğimi biliyorlar da; blog dünyası yeni öğrenecek…
*
Bazılarımız, daha çok hepimiz her gün olmasa da “rüya ve rüyalar” görüyoruz. Hatta bazı insanlar da gördükleri halde; “hiç rüya görmem” diye söylenirler. Aslında her insan rüya görür, fakat hatırlayamazmış. Hatırlayanlar, bunlara ben de dahilim; rüya gördüğümüzün bilincindeyiz. Hatta bazen: “Artık bu akşamda lütfen rüya görmeyeyim” diye Allah’a dua etmişliğim vardır…
*
Evet, icadımın konusu rüya ile ilgili. Şahsa özel film kaydedici gibi “rüya kaydedici” bir cihazın dünyada satışı olsun isterdim. Kişi bunu satın alacak. Akşam yatmadan önce kablonun birini kafasının bir bölgesine yapıştıracak, cihazın diğer kablosunu prize takacak. Tabii ki elektrik korkusu onlalar için; bu cihaz pille çalışabilecek. Sabah kalktığınızda ise tek yapmanız gereken; kafanızdan kabloyu çıkarmak…
*
O gece boyunca rüyanızda görmüş olduğunuz tüm detaylar artık o makine de kayıtlı olacak. İster akşam eve geldiğinizde ya da vaktiniz varsa sabah kalktığınızda bu cihazı TV’ nize bağlayarak rüyalarınızı net bir şekilde, hiçbir ayrıntıyı atlamadan izleyebileceksiniz. Bence bunun düşüncesi bile inanılmaz heyecan verici…
*
Görmek istediğiniz fakat yıllardır göremediğiniz insanları, sevdiklerinizi, artık hayatta olmayan sevdiklerinizi bu şekilde görüp; onlarla hasret gidereceksiniz. Sanki bir sinema filmi izlermiş gibi bir önceki gece gördüğünüz rüyaları ve kendinizi izleyeceksiniz…
*
Bu icadımı ortaya çıkarabilecek kadar deha bir beyne sahip olmadığım için; “Deha Bir Beyin” arıyorum desem, çok mu ileri gitmiş olurum. Ama gerçekten de öyle. Lise 2 ya da 3. sınıftan beridir bu istek vardı bende. Görmeyi isteyip de; göremediğim insanlar için isterdim bunu. Bari bu şekilde kavuşayım ona ya da onlara diye…
*
Bu “Rüya Kaydedici Makine” bir gün icat edilecek. Buna acayip derecede inanıyorum. Ama o günleri görebilir miyim? Bunu bilmiyorum. Yüz yılı bulur mu acaba?..
*
Akşam eve gittiğimde; dün gece gördüğüm rüyamı izleyebileceğim düşüncesi keşke gerçek olsaydı. Bu benim için o kadar heyecan verici bir şey ki. Herhalde iş yerinde meraktan çatlar, kafayı yerdim ne gördüm diye…
*
Hele bir de rüya görüp de; hiç hatırlamayanlar var ya. İşte asıl onların bu makineye sahip olduklarını düşünemiyorum bile…
*
Söylemeyi unuttum. Bu makinenin bir de kişiye özel şifresi olacak tabii ki. Öyle her isteyen bunu TV’ye bağlayıp izlemeyecek yani. Rüyalar kişinin özelidir, kişiye özeldir. Değil mi ama?..
*
Bu arada aklıma gelmişken; “Rüya Kaydedici Makine” min piyasada ki satış fiyatı ne olurdu acaba?..
........
***Fotoğraf alıntıdır...

6 Ocak 2009 Salı

Sorgu la-ma-lı-mı?..


Hep merak eder, düşünür, kafamda sorgularım bazı şeyleri. Ama bir türlü mantıklı bir çözüm bulamam. Sadece düşündüğümle, kafamı yorduğumla kalırım o kadar. İşte bunlardan bazıları:

~~~Neden minibüs, otobüs, taksi şoförleri hep aynı tarz müziği dinlerler? Neden türkçe ya da yabancı pop müzik, sanat müziği, klasik müzik falan dinlemezler. İlle de arabesk, ille de türkü dinlerler?

Şoför olmadan önce acaba bir kuruluşta eğitim alıyorlar da orada mı öğretiliyor; “İllaki bu türde müzik dinleyeceksiniz. Yoksa şoför olamazsınız” diye!..

~~~TV’de yayınlanan hayvanlar alemiyle ilgili belgeselleri izlediğimde; hep aynı şeyi sorgular dururum. Hem de hiç bıkmadan, usanmadan. Doğanın, tabiatın kanunu; hep et yiyenin ot yiyeni öldürmesi midir? Ben bunu iğrenç buluyorum. Neden bu ot yiyen güçlü kuvvetli hayvanlarımız bir araya gelip de; şu et yiyenleri kafasındaki güçlü boynuzlarıyla döverek, parçalamazlar? Neden hep boyun eğip, canlı canlı yok edilmeyi, yenmeyi kabullenirler. Neden akıllarının bir köşesinden; şu birkaç tane kaplan bize saldırmadan biz onlara saldırıp, onları güçlü ayaklarımızla yok edelim demezler?

Beyinleri otomatik olarak; yenilgiyi ta baştan kabullenmeye programlı sanırım. Keşke öyle olmasaydı?..

~~~Dünya ilk var olduğunda ilk insanlar olarak “Adem ve Havva” var olduysa diye başlamak istiyorum konuya. Bilindiği üzere dünyada bir çok ırk mevcut. Sarı ırk(çekik göz), beyaz ırk(karma ırk sarışın,esmer,kızıl) zenci ırk(Arap, Hintli, Afrikalı, ABD vs), kızılderili ırk vb. bir sürü değişik ırklar mevcut. Bu durumda bu ırkların her birinden bir çift Adem&Havva olması gerekmez miydi? Bu kadar birbirinden acayip derecede farklı ırklar sadece bir adet “Adem ve Havva” dan çoğalmadı herhalde?

Ama din kitaplarında sadece birer tane “Adem ve Havva” olduğu söyleniyor. Havva diyelim ki zenciydi. Adem de beyaz ırktan biriydi. Peki bu çekik gözlü dediğimiz sarı ırk, beyaz ırk olan ve aşırı derecede sarışın olan ve diğer ırklar nasıl oluştu? Olsa olsa Adem ve Havva’dan melez ırk oluşurdu…

~~~Acaba o sonsuz boşluğun içinde bizimki gibi başka bir dünya var da bizim onlardan, onların da bizden mi haberi yok. Nedense bana hep varmış gibi geliyor…

~~~Eğer insanoğlu; sessizce, içinden, kendi kendine düşünmeyi beceremeseydi; ne mi olurdu? Otobüste, trende ya da uçakta yolculuk yaparken herkesin aynı anda sesli düşündüğünü varsayarsak; ortaya çıkan gürültüden dolayı kafayı yerdik herhalde…

~~~Süt dişlerimizin çıkıp, yerine yeni dişlerimizin çıkması sanırım on yaşımızda falan tamamlanmış oluyor. Yani artık yeniden çıkması mümkün olmayan dişlerimizle yaşamaya başlamış oluyoruz. Ama bu yaşlardayken çoğumuz dişlerimize iyi bakamıyoruz ve çürüyorlar. Bu nedenle çoğumuz dişlerimizi erken yaşlarda kaybediyoruz. Mantıklı düşünecek olursak; bir insanın ömrünün ortalama 60-65 yaş olarak düşündüğümüzde; 50-55 yıl boyunca bu dişler bizle beraber yaşayacaklar. Çürüyüp, çekildiklerinde asla yerine yenisi gelmeyecek…

Düşününce keşke süt dişlerimiz daha geç bir yaşta dökülseydi. Ve hayatımızın herhangi bir yaşında dişlerimizin yenileri çıksaydı. Ne olacak ki; sırayla dökülüp, sırayla çıkarlardı. Böylece insanlar “takma diş” diye bir şeyi kullanmak zorunda kalmazlardı…

~~~Ne olurdu sanki köpekler ve kediler de; papağanlar gibi konuşabilselerdi. Sonuçta insanoğluna en yakın hayvanlar kediler ve köpekler. Benimle konuşabilen bir kedim olmasını; ne kadar çok isterdim anlatamam. Kim bilir acaba bana neler anlatır, benden neler isterdi? Düşüncesi, hayali bile heyecan verici…

~~~Keşke her insan dünyaya geldiğinde belirli bir yaşa kadar kesin yaşayacak, kesinlikle ölmeyecek şekilde gelseydi. Belirlenen o ölüm yaşı gelip çattığında ise; her an ölebileceğini bilerek yaşasaydı. Aynı şu an bizim durumumuzda olduğu gibi. Biz insanlar bu dünyada ölümlüyüz ve her an ölebiliriz ve bunu bilerek yaşıyoruz. Ne yazık ki, böyle bir gerçek var…

Ama insan eğer dünyaya geliyorsa; belirli bir yaşa kadar hiç ölmeden yaşamalı bence. Bu ölümsüzlüğün yaşı kaç olmalı? Kesinlikle çok zor bir soru oldu bu...

Baktım şöyle bir yazdıklarıma; "ve bu yazı yine uzadıkça uzayacak" dedim içimden. Hemen kesip, bitirmeye karar verdim. Bu kadar kafa ütüleme yeter bence. Ben bile yazdıklarımı okurken yoruldum…

~~~Kısa yaz diyorum sana Ebruli. Kı-sa-cık yaz! Bir türlü beceremiyorsun şu işi. Hep uzattıkça uzatıyorsun yazılarını. Seni okurken içimi bayıyorsun inan!..
.........
***Fotoğraf alıntıdır. Yanlış hatırlamıyorsam ödüllü bir fotoğraf. Ve benim çok beğendiklerimin arasında...

30 Aralık 2008 Salı

Yeni yıla girerken...

Güzel bir yıla...
İiyiliklerle, iyilik melekleriyle dolu bir dünyaya; merhaba demek istiyorum bu yıl…
Kötülerin, kötülüklerin, savaşın olmadığı bir dünyaya…
Ancak o zaman huzurlu bir şekilde yeni yıla “merhaba” diyeceğim…
Yoksa biz mutluyken, diğer insanlar mutsuzken; savaşın, açlığın içinde kıvranırken…
Neşeyle, sevinçle yeni yıla girmek…
Vicdanımı zorluyor, anlamsız geliyor bir anda…
Elimizden hiçbir şey gelmiyor…
Sadece seyrediyor, izliyor ve empati yapmaya çalışıyoruz, o kadar…
*
Bu yazıyla girmek istemezdim yeni yıla ama son günlerde bazı ülkelerde yaşanan kötü olaylar beni böyle düşünmeye, bunları yazmaya zorluyor…
*
Daha doğrusu; bugün Elif Savaş’ın bloğunda “Noel” başlıklı yazısını okuyunca bir o kadar daha düşüncelerimi yazmak istedim. Yazdıkları gerçekten de çok anlamlıydı…
*
Bu kadar kötülüklerin yaşandığı bir dünyada, ben yine de: “İyilik Melekleri” bizlerle olsun, asla yanımızdan ayrılmasın diyorum…
*
Huzurlu, sağlık ve mutluluk dolu savaşsız yarınlar diliyorum; dünyadaki tüm iyi insanlar için…

18 Aralık 2008 Perşembe

Ayna, ayna söyle bana...

Bugün aynaya baktığınızda gördüğünüz kadına aşık olun!

Her zaman gördüğünüz ancak; nadir olarak gerçekten baktığınız kadına…


Yukarıdaki anlamı çok büyük sözleri bir yerde okuyup; zamanında not defterime yazmışım. Bugüne kısmetmiş burada yazmak. Yalnız bu satırların kime ait olduğu, okuduğum yerde yazılı değildi. Yani sahibi yok bu iki satırın. “Sahipsiz satırların sahibi aranıyor” desem!..

Bu iki cümle ne kadar da anlamlı. Kaç defa okudum kim bilir? Bir o kadar da; okurken düşündüm. Çok doğru yazılanlar. Gerçektende aynaya her baktığımızda yalnızca kendimize, kendi yüzümüze, içimize, karakterimize ne kadar bakıyoruz. Bakarken ne görüyoruz? Kendimizi gerçekten de tanıyor muyuz?..

Bu yıl gittiğim bir seminerdeki eğitmen; “Aynaya yalnızca ihtiyacınız olduğunda bakmayın. Sadece aynanın karşısına geçin ve kendinize bakın. Ne görüyorsunuz orada? Şiddet, sevgi, kızgınlık, yalnızlık, kin, gülümseme, yaşama sevinci ya da mutsuzluk mu? Yüzünüz, mimikleriniz, gözleriniz size yalan söylemez. Sizi hemencecik ele verir” demişti…

“Yakınınızda bir yerlerde, mesela iş yerinde masanızda bir ayna bulundurun ve sürekli aynadan yüz ifadenize bakın. Bu ifade de; kızgınlık, öfke, tebessüm, gülümseme mi yoksa mutsuzluk mu göreceksiniz. İnsanlarla konuşurken, onlara cevap verirken; yüzünüz hangi ifadeye bürünüyor? Hangi şekli alıyor? Bunu hiç merak ettiniz mi? Bu çok önemli. O yüzden yani ikili ilişkilerde ki güven ve sağlam diyaloglar için yüz ifadenizi bilmeniz gerekiyor.” demişti…

Sonuçta her zaman gülemeyiz, moralimiz tavan yapmış olamaz ama bir insanın muhakkak kalıcılık kazanmış “yüz ifadesi” olduğunu düşünüyorum ve buna inanıyorum. İşte bu ifademiz acaba nasıl? Bunu hiç merak ettiniz mi?..

Ben merak edip bu yıl bakmıştım; kalıcı ve süreklilik kazanmış yüz ifademe. Hafif bir tebessüm vardı. Kişilere göre bu tebessüm ya artıyor ve gülücüğe dönüşüyor. Ya da sadece tebessüm olarak kalıyor…

Bir de yine seminerde anlatılanlardan aklımda kalan; “Bir kişiyle konuşurken de muhakkak; gözlerinin içine bakarak konuşun. Gözleriniz başka yerlere kaymasın, bakmasın. Göz temasından kaçmayın ve korkmayın” demişti. Ne kadar anlamlı ve doğru insan ilişkilerini anlatan bir seminerdi. Yine olursa bilgileri tazelemek için katılmak lazım…

Uzun zamandır kendimde keşfettiğim güzel bir huy mu desem, davranış mı desem bir şey var ki; bunu da burada anlatmak istedim. Telefon ile beni bir tanıdığım, arkadaşım ya da akrabam aradığında; moralim bozuk, üzgün ya da ne bileyim sinirli olsam dahi çok neşeli bir ses tonuyla ve yüzümde bir tebessümle konuşmaya başlıyorum. Eğer bir sorunum ya da derdim varsa konuşmanın akışında dile getiriyorum. Ama telefonu açar açmaz uyuz bir ses tonuyla ya da asabi bir şekilde beni arayanı karşılamıyorum. Çünkü karşı taraf sizin o anda neler yaşadığınızı bilemez…

Aranmak, hatırı sorulmak, sevilmek, hatırlanmak çok güzel bir duygu. Benim yaptığım da çok doğru. Herkes de bunu yapmayı denemeli. Eğer bunun tersi davranış süreklilik kazanırsa; bir bakmışsınız ki çevrenizde sizi arayanlar azalmış, belki de hiç kalmamış…

Evimize gelen misafiri nasıl kapıda gülümsemeyle ve güzel bir ses tonuyla karşılıyorsak; bizi telefonla arayanları da aynı şekilde karşılamalıyız. Nasıl misafirimiz evimize girdikten sonra ilerleyen dakikalarda sorunlarımızı, üzüntülerimizi, acılarımızı ona dile getiriyorsak; telefonda da bunu konuşmanın ilerleyen dakikalarında dile getirebiliriz…

Bu kadar uzun yazmayı düşünmemiştim aslında. Nasıl olduysa uzadıkça uzadı yazı. Çok uzun yazmayı sevmiyorum. Kısacık ama anlam yüklü satırları okumayı çok seviyorum ve öyle yazmak istiyorum. Şiirsel dokunuşlarla yazılmış cümleler de çok hoşuma gidiyor...
............
Doğruyu söylemek gerekirse çok uzun bir yazıyı görünce korkup kaçıyorum. Onu okumaktan vazgeçiyorum. Aslında merak da ediyorum neler yazmış diye. Bu kadar uzun yazıları okumak için ne yazık ki vaktim yok. Gün içinde bir sürü şey beni beklerken; ben bu uzun satırlara gömülüp, kalamıyorum işte…
...........
*** Fotoğraf alıntıdır...

16 Aralık 2008 Salı

Sonsuz hayaller kursam ve...

Gerçekleri yazmak her zaman zordur. Kolay diyen de; kendini kandırıyordur bence. Çok düşünürsün yazayım mı, yazmayayım mı diye!.. Sonunda da belki yazarsın ama, sonra bir anda yazdıklarını siliverirsin. Silersin, sonra pişman olursun. Ama o andaki duygularını, hissettiklerini bir daha yazamazsın işte…

İçinden; “Keşke bir yerlerde yazıp saklasaydım” dersin ama çok geç olur. O ilham bir daha geri gelmez. Yazamazsın 2 saat önce ya da 1 gün önce yazdıklarını...

Hayal ürünü şeyleri yazmanın çok kolay olduğunu düşünüyorum ve buna da inanıyorum. E tabi ki hayal gücün varsa yazarsın. Eğer yoksa bir şey olmaz o zaman. Hikaye, roman gibi bir kitap yazmak; aslında daha kolay bence. Biyografi ya da kendi hayatını, kendini yazmak çok zor ve uğraştırıcı...
........
Eğer ki bir gün; bir kitap yazma işine bulaşırsam; “hayatımı yazacağım” demiştim kendi kendime. “Mina Urgan” gibi mesela. Ama çok zor. Çoktan vazgeçtim bu işten. İnsanın tüm içtenliğiyle kendini, yaşadıklarını dürüstçe yazması sanıldığı gibi basit değil. Zaten hiçbir yazar da; her şeyi dürüstçe yazmıyordur. Bu da bir gerçek. Bunda da haklılar. İnsanın hayatta kendine sakladığı bir şeyler olmalı. Herkes her şeyini bilmek zorunda değil!..

En güzeli mis gibi sonsuz hayaller kurmak. Hayalimdeki duygularımı canlandırmak, o duyguları yaşayatacaklarıma birer isim takmak, onları o isimle bir yerlerde hayat vermek. Ve de tüm bunları birleştirip, yazmak. Nedense bu düşünce bana daha kolay geldi bir anda. Ne oldu bana böyle? Kitap falan mı yazmak istiyorum ne?..

Olabildiğince hayaller kurmak ve bu hayallerimi uzattıkça uzatıp, roman yazmak istedim herhalde?..

Romanımın adı da hazır: “7.His”…

Bu arada yazarken de; bir yandan da güldüm kendime!..

“Bu ne güven böyle Ebruli” dedim içimden. Yazarlarımız görmesin bu yazdıklarını sana kesin kızacaklar. Haberin yok!..

Bu arada “yazar” olmak için bir okula falan gitmeme gerek var mı? Bunun okulu var mıdır ki? Her kitap yazan yazar; bununla ilgili bir bölüm okuyup, bitirmiş midir ki?..
*******
Cevap: "Hiç sanmıyorum!" olabilir mi?..

3 Aralık 2008 Çarşamba

Çok özel bir gün; benim için&onun için...


Aşkım için yazıyorum
Aşkıma yazıyorum bu satırları
Ona hediye edeceğim çünkü
Bu özel günümüzde; en güzel hediyeyi
Ona vereceğim
İlk şiirimi yazıyorum, Aşkıma
Beni ne kadar çok sevdiğini
Bildiğim için yazıyorum bunları

İyi ki; benimlesin, hayatımdasın ve
İyi ki; evlenmişim seninle
Çok güzel ve o kadar iyi bir kalbin var ki
Neşelisin, komiksin
Çok tatlısın
Hep böyle kal, hep böyle ol
Asla değişme bebeğim
*********
Hayatımın sonuna kadar, yalnızca seninle
Sadece seninle, yaşamak istiyorum
**********
Sen benim heyecanımsın
Benim sığınağımsın
*********
Sensiz bir hayat, bir ömür düşünemem
Bir gün bile yanımda olmasan
Rahat ve huzurlu değilim
Seni çok özlerim
Sensiz olamam
Sensiz yapamam

Bu güzel günümüzde
İlk defa yazdım sana bunları
Senin için, yalnızca senin

Seni o kadar çok seviyorum ki
Bu sevgim bile beni korkutuyor
Hayatımda bir kişiyi bu kadar çok sevmek yeter bana

Sevgimiz bitmesin, bozulmasın
Ne olursa olsun yanındayım
Seni seveceğim, seni koruyacağım
Sana sımsıkı sarılacağım
Her zaman, her an

Tek dileğim
Seninle hayatımı yaşamak
Seninle birlikte yaşlanmak
Ve birbirimizi karşılıksız sevmek

Seni çok seviyorum Aşkım
Belki de; senin beni sevdiğinden daha çok
Daha fazla seviyorum seni
Hep de seveceğim
Ölünceye kadar

Ebruli

1 Aralık 2008 Pazartesi

Her zaman, her yazıya da başlık olmaz ki...

Dün akşam evdeki eski dergilerimi elden geçirirken; okumadığım bazı röportajları keşfetme ve onları okuma fırsatım oldu. Mesela Maison Française adlı derginin 2005 yılı Ağustos sayısında; Notting Hill’de yaşayan ünlü tasarımcı Tricia Guild ile ağırlık yemek ve sofra tasarımı üzerine yapılan röportajda kadının söylemiş olduklarından en beğendiklerimi seçtim ve yazdım…
**
“Yemeği tabağımın üzerine öylece bırakıp, servis yapılması beni rahatsız eder. Yemeğin sunumu da lezzeti kadar önemli.”
**
"Çiçeklerin iyice solmadan, çöpe atılmasına dayanamam. Onları daha çok yaşatmak için uğraşırım her zaman.”
**
“Yemeğin çok güzel bir ikrama ama kötü bir tada sahip olması, emekleri boşa götürür.”
**
“Ağırlama sanatı hem fikir değiş tokuşu, hem de sunma keyfidir.”(En çok da bu sözünü beğendim.)
**
“Çok olandan hoşlanmam, tıpkı az olandan da hoşlanmadığım gibi.”
**
Ayrıca yukarıda “Notthing Hill” yazınca aklıma; Julia Roberts ve Hugh Grant’ın birlikte oynadıkları film geldi. Bu film de Notting Hill’de çevrilmişti ve filmin adı da Notting Hill’di. Bu filmi 1999-2000 yılında tam hatırlamıyorum sinemada izlemiştim aşkımla birlikte. O kadar çok beğenmiştim ki! Harika bir filmdi. Daha sonra TV’de de gösterilmişti. Hem de cok fazla. Ben bu filmi sanırım 4-5 defa TV'de izlemiştim. Bayıla bayıla...
****
Bu yazımı yazdım ve TV seyrederken; TNT kanalında yarın akşam bu film yani "Notting Hill" gösterilecekmiş. Çok şaşırdım. Yine inanamadım. Allah'tan başka bir şey isteseymişim diye içimden geçirdim. Tekrar, tekrar ama yine de izlemeyi istiyorum. Bu 6. ya da 7. olacak ama...
****
Bu aralar Ajda Pekkan’ın yeni kasetinden “Aynen Öyle” şarkısına takmış vaziyetteyim. Uzun zamandır hiçbir şarkıya bu kadar takmamış, beğenmemiştim. Ne de olsa söz-müzik Şehrazat olunca, böyle oluyor sanırım. Ama Ajda’nın yorumunu ve sesini de yabana atamam. Süper kadınsın Ajda!..
***
Ajda Pekkan; 12 Şubat 2009’da tam 63 yaşına girecekmiş. Onun klibini izlerken hiç de bu yaşta olduğunu hissetmedim. O kadar genç ve enerjik duruyor ki! Ama helal olsun ona. Estetik, mestetik ama hala güzel, hala hoş hatun. Darısı bize…
***
Bu arada; Hümeyra, Güven Hokna, Ayşen Gruda ve de Tansu Çiller teyzeciğim de Ajda ile aynı yaştalarmış…
**********
“Aynen Öyle”
***************************
Bugün takvime baktım
Yaprağını kopardım attım
Seni tanıyacağımı bilseydim
Yapar mıydım (atar mıydım)
Unutma bugün bu tarihi
Bu aşkımızın ilk sahnesi
Yüreğime indi perdesi
Aynen öyle aynen öyle
Unutma bu günü bu tarihi
Kelimelere sığmaz tarifi
Dize getirdim talihi
Aynen öyle aynen öyle
Kalem yazar tükenir
Kader yazar tükenmez
Tükenmesin sevgimiz
Aynen öyle aynen öyle
Hemen koşa koşa evime gittim
Evimin altını üstüne getirdim
Tarih burada kader burada
Yaprağında
Aynen öyle aynen öyle
***************************
Söz-Müzik: Şehrazat

27 Kasım 2008 Perşembe

Yazmak neyi değiştirir?..

İki gün iyi haber okuyorum. Sanki 5 gün kötü haber okuyorum gibi geliyor bana…
Dünya da yaşamak, bir hayata sahip olmak…
İyi mi? yoksa kötü mü?..
Bunu bir türlü anlayamadım ve anlayamıyorum. Şimdi şu anda değil! Yıllardır böyleyim…
Bazıları çok mutluyken; birileri üzgün, mutsuz, aç ve ülkesinde belki savaş var…
**
Yaşamak anlamlı mı? Güzel mi?..
Onlar için…
Mutlu olanlara sormuyorum bu soruyu?..
Mutsuz, kötü bir hayat yaşayan, hatta ölmeyi bile düşünenlere soruyorum…
Bazıları intihar edip, kendilerini öldürdüklerinde…
**
Onlara kızmamak, yargılamamak, hak vermek gerekli belki de…
Kim bilir nasıl bir hayat, nasıl işkence ve acıyla dolu bir hayat yaşamıştı…
Ve hala yaşıyordu…
Eğer ölmeseydi de; hala yaşıyor olacaktı…
Ama bir şey var ki; kişi sadece ve sadece kendine zarar vermeli…
**
Öyle topluca bir aile katliamı falan yapmamalı…
“Ben öleceğim ve…
Siz de yaşamayın, siz de benimle beraber toprağa girin” dememeli…
Sadece ve sadece kendisine zarar vermeli…
Sadece kendisini öldürmeli…
O zavallı ailesinin, minik yavrularının ne suçu var ki?..
Neden sadece kendini öldüremez ki insan!..
***
Bunları yazdım çünkü; “aile katliamı” ile ilgili haberlerden, onları okumaktan, okurken üzülmekten, içimin sıkılmasından bıktım, usandım…
Biliyorum ki; çok şey istiyorum. Asla gerçekleşmeyecek bir şey istiyorum…
Ama yine de isteyeceğim ve yazacağım…
Güzelliklerin yaşandığı ve acıların azaldığı bir dünya istiyorum…
Herkes için, hepimiz için…
Lütfen! Belki hepimiz, tüm dünya isterse olur…
Kim bilir; belki bir gün…
Yüzyıllar sonra belki…
........
Bu arada yukarıda ki fotoğraf ise bugüne kadar gördüğüm en güzel, en müthiş, bende mükemmel duygular uyandıran bir fotoğraf. Hatta ve hatta "Hayatımın fotoğrafı" bile diyebilirim. Ayrıca; internetten bulduğum, yıllardır bilgisayarımda sakladığım bir fotoğraf. Bloğumu ilk açtığım gün, ilk yazdığım yazıma koyduğum fotoğraf ta; yine ta kendisi olurlar...
.......
Yalnız bu fotoğrafı kimin çektiğini bilmiyorum ve çok merak ediyorum. Süper ve mucize bir yetenek bence. Keşke zamanında bilgisayarıma kaydederken, ismini de fotoğrafın altına not etseymişim...
........
Yazımı okuyunca farkettim de; topu topu 9 satırlık olan son iki paragrafımda, tam 7 defa "fotoğraf" kelimesini kullanmışım. Vay be!..

25 Kasım 2008 Salı

E çok güzelsin ama...




Dün akşam şöyle bir internet de sörf yaparken; burada ve buradan televizyonda gördüğüm yeni açılmış bir otel hakkında fazlasıyla bilgi sahibi oldum…
....
Bu otel meğersem neymiş yahu!..
..........
Güney Afrikalı bir yatırımcı amca (Sol Kerzner) tarafından Dubai’de yaptırılan bu otelin adı “Atlantis Hotel”. Yaklaşık maliyeti ise 1,5 milyar $ mış efendim. Evet, evet milyar dolar. Yanlış yazmadım. Açılışında ki gösteriler için ise; “Pekin Olimpiyatlarını” hazırlayan ekip görev almış. İnanabiliyor musunuz buna?..
...........
Bu otelin açılışı için harcana masraf bedeli ise tahmini 15 milyon $ mış. Ne açılış olmuştur ama! Bu arada otel 22 katlı ve 1539 odadan oluşuyormuş. İçinde en büyük deniz canlılarının yaşadığı bir kompleks bulunuyormuş. Burada 65 bin adet deniz canlısı yaşıyormuş. Otelin en merak ettiğim yönü de burası oldu. Bu kadar canlının yaşadığı yeri görmeyi çok isterdim. Ama maalesef bu otelin fiyatları inanılmaz uçuk. Bir odanın fiyatı 13 bin$ - 25 bin$ arasında değişiyormuş…
............
Bu fiyatın üzerine aşkıma: “Biz en iyisi evi, arabayı satıp bir on gün bu otele gidelim, kalalım mı?” dedim.
........
O da: "Boşver, sahibi zaten yeterince zengindir. Bir de biz, onun zenginliğini artırmayalım" dedi.
........
***Dalga denizde olur. Dalga geçmeyi bırak Ebruli! Sen deniz misin?..
...........
---Hayır deniz değilim. Ama keşke olsaydım. Tamam! Peki ! Şimdi ciddiyim...
...Da
Yani bir otelin de, bu kadar pahalı olmasına bir anlam veremedim. Mantık dışı rakamlar bence...
..........
Düşündüm de; zenginleri kibarca soymanın kaliteli yolu bu olsa gerek!..

24 Kasım 2008 Pazartesi

"Ruh ikizlerim" benim...

Bazen bloglarda gezerken, onların yazdığı yazıları okurken; "Benim gibi düşünen, bana benzeyen ne kadar çok ruh ikizim varmış" diye bir seviniyorum. Bir seviniyorum ki; anlatamammmmm!..
.........
Nice, nice "Ruh İkizlerime" diyorum...
.........
İnsanın kendi gibi düşünen, kendine benzer karakteri olan birilerinin de bu dünyada, bir yerlerde yaşadığını bilmek ne kadar güzel bir duyguymuş be!..
..........
Ooooffffff ! Çok rahatladım, bayıldım bu işe...